Akciğer Röntgeni Hangi Durumlarda Çektirilmelidir?
1- 10 günden fazla süren ve antibiyotik tedavisine cevap vermeyen öksürük,
2- Koyu, yapışkan, sarı-yeşil renkte veya fena kokulu balgam,
3- Öksürükle kan veya kanlı balgam gelmesi,
4- Nefes alırken veya verirken hırıltı olması,
5- Nefes darlığı,
6- Her türlü göğüs ve sırt ağrısı, özellikle batar tarzda ağrı,
7- Sebebi belirlenemeyen yüksek ateş,
8- Solunum yollarına yabancı cisim kaçması,
9- Göğüse olan darbelerde,
10- Sebepsiz iştahsızlık, halsizlik, kilo kaybı, geçe terlemesi gibi durumlarda bir akciğer röntgeni çektirilmesi gerekir.
Sigara tiryakilerinin hiç bir yakınmaları olmasa da yılda bir defa akciğer röntgeni aldırmalarında, akciğer kanserinin erken teşhisi açısından büyük yarar vardır.
Akciğer röntgenleri normal bulunmuş bile olsa, atılmamalı, saklanmalıdır. Sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek hastalıkların değerlendirilmesinde, kıyaslama imkanı sağlaması açısından çok değerli oldukları unutulmamalıdır.
İnsan Sağlığı - Bebek ve Çocuk Hastalıkları - Beslenme - Sağlıklı Beslenme - Ruh ve Beden -
25 Ocak 2011 Salı
Akciğer Ödemi Had Tedavisi
Had akciğer ödemi
Akciğerlerde Ödem, akciğer peteklerini dolduran kan plazması neden olur. Olay, kalbin sol karıncığının had zaafından kaynaklanır.
Kişi, genellikle bir kalp hastası veya müzmin yüksek tansiyon kurbanıdır. Olay, göğüs kafesini adeta kıskaca alan amansız bir sancıyla başlar. Hasta öksürerek ve adeta boğularak balgam çıkartır.
Acele çağıracağınız doktor, tedaviye damar içine girerek başlar. Bu müdahale, boğulma halini ve sol karıncıktaki kalp yetersizliğini önleyemezse, hastayı acil servise kaldırmak gerekir.
Akciğerlerde Ödem, akciğer peteklerini dolduran kan plazması neden olur. Olay, kalbin sol karıncığının had zaafından kaynaklanır.
Kişi, genellikle bir kalp hastası veya müzmin yüksek tansiyon kurbanıdır. Olay, göğüs kafesini adeta kıskaca alan amansız bir sancıyla başlar. Hasta öksürerek ve adeta boğularak balgam çıkartır.
Acele çağıracağınız doktor, tedaviye damar içine girerek başlar. Bu müdahale, boğulma halini ve sol karıncıktaki kalp yetersizliğini önleyemezse, hastayı acil servise kaldırmak gerekir.
Akciğer tıkanması - Akciğer Hastalıkları
Akciğer tıkanması - Akciğer Hastalıkları
Akciğer tıkanması, akciğerdeki atardamarlarda bir pıhtıcık nedeniyle dolaşımın durması demektir Genellikle bu pıhtıcık, toplardamarın bacak kısmındaki iltihaplanmanın (flibit) akciğere yürümesinden kaynaklanır.
Bu tıkanma, çok ciddi sonuç verebilir ve kalp durmasına yol açabilir Daha hafif hallerde, hasta göğüs kafesinde şiddetli bir ağrı hisseder. Bağrına hançer saplanıyormuş gibi olur. Ayrıca solunum zorluğu meydana gelir. Teşhis, tahliller ve röntgen filmleriyle doğrulanmalıdır. Ancak önemli bir kavram unutulmamalıdır: Önceden bir flibitin varlığı. Tıkanmanın kökeni olan flibit, çeşitli koşullarda ortaya çıkar: Uzun süre yatar vaziyette kalmak (cerrahi bir müdahaleden sonra, özellikle yaşlılarda), toplardamarlarda kan dolaşımının aksaması, ciddi kalp hastalıkları. Akciğer tıkanmasının teşhisinden çok, bundan da önemlisi, böyle bir hastalığın önlenmesinin çeşitli yönleridir.
Akciğer Tıkanıklığı Tedavisi ve Yapılması gereken
Akciğer Hastalığı, Uzun bir süre yatağa bağlanan kişide, bacakta baldır kısmı ısınırsa, birden ağrırsa, flibitten şüphelenmek gerekir. Olay doğrulanırsa, akciğer tıkanmasını önlemek için derhal pıhtılaşmayı önleyici tedaviye girişilmelidir. Hasta evinde yatıyorsa, baldırında ağrı ortaya çıktığında, doktoruna hemen haber verilmelidir. Aynı şekilde, ayak bileğinin şişmesi, göğüs kafesinde ağrılar ve solunum güçlüğü de, doktora duyurulmalıdır.
Flibitin ortaya çıkmasını önlemek için pek çok hasta ve yatalak, kan pıhtılaşmasını önleyen ilaçlarla tedavi edilir. Bacakların hareket etmesi sağlanır.
Akciğer tıkanması, akciğerdeki atardamarlarda bir pıhtıcık nedeniyle dolaşımın durması demektir Genellikle bu pıhtıcık, toplardamarın bacak kısmındaki iltihaplanmanın (flibit) akciğere yürümesinden kaynaklanır.
Bu tıkanma, çok ciddi sonuç verebilir ve kalp durmasına yol açabilir Daha hafif hallerde, hasta göğüs kafesinde şiddetli bir ağrı hisseder. Bağrına hançer saplanıyormuş gibi olur. Ayrıca solunum zorluğu meydana gelir. Teşhis, tahliller ve röntgen filmleriyle doğrulanmalıdır. Ancak önemli bir kavram unutulmamalıdır: Önceden bir flibitin varlığı. Tıkanmanın kökeni olan flibit, çeşitli koşullarda ortaya çıkar: Uzun süre yatar vaziyette kalmak (cerrahi bir müdahaleden sonra, özellikle yaşlılarda), toplardamarlarda kan dolaşımının aksaması, ciddi kalp hastalıkları. Akciğer tıkanmasının teşhisinden çok, bundan da önemlisi, böyle bir hastalığın önlenmesinin çeşitli yönleridir.
Akciğer Tıkanıklığı Tedavisi ve Yapılması gereken
Akciğer Hastalığı, Uzun bir süre yatağa bağlanan kişide, bacakta baldır kısmı ısınırsa, birden ağrırsa, flibitten şüphelenmek gerekir. Olay doğrulanırsa, akciğer tıkanmasını önlemek için derhal pıhtılaşmayı önleyici tedaviye girişilmelidir. Hasta evinde yatıyorsa, baldırında ağrı ortaya çıktığında, doktoruna hemen haber verilmelidir. Aynı şekilde, ayak bileğinin şişmesi, göğüs kafesinde ağrılar ve solunum güçlüğü de, doktora duyurulmalıdır.
Flibitin ortaya çıkmasını önlemek için pek çok hasta ve yatalak, kan pıhtılaşmasını önleyen ilaçlarla tedavi edilir. Bacakların hareket etmesi sağlanır.
24 Ocak 2011 Pazartesi
Ülser İle İlgili Tıp Terimleri Sözlüğü
Ülser İle İlgili Tıp Terimleri Sözlüğü
adrenalin: Bedenin stresse ve ani uyaranlara karşı tepki göstermesini sağlayan "saldırma ve kaçma" hormonu.
anemi: Kanda oksijen taşıyan alyuvarların azlığı, analjezik:
Ağrı kesici (ilaç).
anastomoz: Stoma da denir. Gastrektomiden sonra mide ve ince bağırsağın birleştiği yer.
antikolinerjikler: Mide asit salınmasını azaltan anti-ülser Haçları.
antrum: Midenin gastrin üreten alt bölümü. baryum
grafisi: Mide ve duodenum hastalıklarının tanısında kullanılan özel bir röntgen yöntemi,
dikarbonat: Mide asidini nötralize etmek için duodenum ve pankreastan salınan bazik bir madde, biyopsi: Mikroskop altında incelenen küçük doku örneği.
bulbus: Duodenal ülserlerin en sık meydana geldiği duodenumun ilk bölümü.
diyafram: Göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kas demeti.
duodenit: Duodenum mukozasının iltihabı.
endoskopi: Ösofagus, mide ve duodenumun doğrudan görülmesini sağlayan ve fiber-optik endoskop ile yapılan tanı yöntemi.
enzimler: Bedenimizdeki kimyasal reaksiyonları hızlandırmak için hücrelerce üretilen maddeler.
fiber-optik endoskop: Endoskopide kullanılan tüp biçimindeki esnek aygıt.
fundus: Midenin asit ve pepsinojen üreten, kardiya ve gövde (korpus) arasında kalan üst bölümü.
gastrektomi: Midenin tümünün (totul) ya da bir kısmının (parsiyel) çıkartılması.
gastrin: Antrumda üretilen ve mide asidinin salgılanmasını artıran hormon.
gastrit: Mide mukozasının iltihabı.
G-hücreleri: Midenin antrumunda bulunan ve gastrin üreten hücreler.
gövde (korpus): Midenin asit ve pepsinojen üreten orta bölümü.
hematemez: Kan kusmak.
hiatus hernisi: Midenin üst bölümünün göğüs boşluğu içine "çekildiği" durum (mide fıtığı).
histamin: Bedenimizde üretilen ve diğer etkinliklerinin yanı sıra mide asidi salınmasını artıran madde.
histamin 2-reseptör antagonisti: Mide asidi salınmasını histaminin etkisini bloke ederek azaltan anti-ülser ilacı.
hormonlar: Özelleşmiş hücrelerce üretilen ve kan yoluyla başka yerlerdeki organlara giderek etkilerini orada gösteren maddeler.
kardiya: Midenin ösofagusla birleşen en üst bölümü,
kolesistokinin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, duodenuma gıda geçtiğinde mide asit salgılanmasını durduran hormon.
jejunum: İnce bağırsağın duodenumdan sonra başlayan orta bölümü.
melena: Dışkıda koyu renk almış (eskimiş) kan olması.
mide suyu: Midenin mukoza hücreleri tarafından üretilen çeşitli sıvılar.
mukoza: Bedenin içi boş organlarının (ve sindirim kanalının) iç yüzeyini kaplayan doku.
mukus: Mukozayı mide asidi, pepsin ve diğer tahriş edici maddelere karşı korumak üzere mukoza hücreleri tarafından salgılanan yapışkan sıvı.
ösofagus: Ağızla mideyi birleştiren yemek borusu.
ösofajit: Ösofagus mukozasının iltihabı. parietal hücreler Oksintik hücreler de denir; midenin üst bölümünde asit üreten hücreler. peptagastrin sekresyon testi: Midenin ürettiği asidin minimum ve maksimum miktarlarını ölçen bir yöntem.
pepsin: Pepsinojenden ortaya çıkan bir enzim; alınan proteinleri sindirmekle birlikte mukozayı da haraplayabilir.
pepsinojen: Midenin peptik hücreleri tarafından üretilen bu madde, mide içinde pepsine çevrilir.
peptik hücreler: Esas hücrelerde denir; mide de pepsinojen üreten hücreler.
perfore (delinmiş) ülser Mide veya duodenumun tüm katmanlarını delerek peritonite neden olan ülser.
peristaisizm: Yiyecekleri ileriye doğru iten sindirim kanalının ritmik kas kasılmaları, peritonit: Karın boşluğunu kaplayan zar, peritonitin iltihabı.
pilor. Midenin dar çıkış geçidi,
pitoroplasti: Vagotomiden sonra midenin içeriğini duodenuma boşaltmasına yardımcı olmak amacıyla pilorun cerrahi olarak genişletilmesi. pilor stenozu (darlığı): Genellikle ülsere bağlı olarak pilorun anormal derecede daralması. posa: Emilemeyen lifli malzemeden zengin yiyecekler.
sekretin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, midedeki yiyecekler boşaldıktan sonra mide asit salgılanmasını durduran hormon.
seröz membran: Sindirim kanalının en dış katmanı.
stoma: Bkz. Anastomoz.
stoma ülseri: Mide ameliyatından sonra anastomoz yerinde meydana gelen ülser.
ülser: Mukozada (veya deride) meydana gelen oyuk.
ülser kabuğu: Ülserin yüzeyinde biriken mukus ve haraplanmış hücrelerden oluşan tabaka.
vagotomi: Vagus sinirinin dallarının kesildiği bir anti-ülser ameliyatı.
vagus siniri: Beyinden kök alan ve kalp, akciğerler, karın organlarının (ve midenin) çalışmasını denetleyen sinir.
adrenalin: Bedenin stresse ve ani uyaranlara karşı tepki göstermesini sağlayan "saldırma ve kaçma" hormonu.
anemi: Kanda oksijen taşıyan alyuvarların azlığı, analjezik:
Ağrı kesici (ilaç).
anastomoz: Stoma da denir. Gastrektomiden sonra mide ve ince bağırsağın birleştiği yer.
antikolinerjikler: Mide asit salınmasını azaltan anti-ülser Haçları.
antrum: Midenin gastrin üreten alt bölümü. baryum
grafisi: Mide ve duodenum hastalıklarının tanısında kullanılan özel bir röntgen yöntemi,
dikarbonat: Mide asidini nötralize etmek için duodenum ve pankreastan salınan bazik bir madde, biyopsi: Mikroskop altında incelenen küçük doku örneği.
bulbus: Duodenal ülserlerin en sık meydana geldiği duodenumun ilk bölümü.
diyafram: Göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kas demeti.
duodenit: Duodenum mukozasının iltihabı.
endoskopi: Ösofagus, mide ve duodenumun doğrudan görülmesini sağlayan ve fiber-optik endoskop ile yapılan tanı yöntemi.
enzimler: Bedenimizdeki kimyasal reaksiyonları hızlandırmak için hücrelerce üretilen maddeler.
fiber-optik endoskop: Endoskopide kullanılan tüp biçimindeki esnek aygıt.
fundus: Midenin asit ve pepsinojen üreten, kardiya ve gövde (korpus) arasında kalan üst bölümü.
gastrektomi: Midenin tümünün (totul) ya da bir kısmının (parsiyel) çıkartılması.
gastrin: Antrumda üretilen ve mide asidinin salgılanmasını artıran hormon.
gastrit: Mide mukozasının iltihabı.
G-hücreleri: Midenin antrumunda bulunan ve gastrin üreten hücreler.
gövde (korpus): Midenin asit ve pepsinojen üreten orta bölümü.
hematemez: Kan kusmak.
hiatus hernisi: Midenin üst bölümünün göğüs boşluğu içine "çekildiği" durum (mide fıtığı).
histamin: Bedenimizde üretilen ve diğer etkinliklerinin yanı sıra mide asidi salınmasını artıran madde.
histamin 2-reseptör antagonisti: Mide asidi salınmasını histaminin etkisini bloke ederek azaltan anti-ülser ilacı.
hormonlar: Özelleşmiş hücrelerce üretilen ve kan yoluyla başka yerlerdeki organlara giderek etkilerini orada gösteren maddeler.
kardiya: Midenin ösofagusla birleşen en üst bölümü,
kolesistokinin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, duodenuma gıda geçtiğinde mide asit salgılanmasını durduran hormon.
jejunum: İnce bağırsağın duodenumdan sonra başlayan orta bölümü.
melena: Dışkıda koyu renk almış (eskimiş) kan olması.
mide suyu: Midenin mukoza hücreleri tarafından üretilen çeşitli sıvılar.
mukoza: Bedenin içi boş organlarının (ve sindirim kanalının) iç yüzeyini kaplayan doku.
mukus: Mukozayı mide asidi, pepsin ve diğer tahriş edici maddelere karşı korumak üzere mukoza hücreleri tarafından salgılanan yapışkan sıvı.
ösofagus: Ağızla mideyi birleştiren yemek borusu.
ösofajit: Ösofagus mukozasının iltihabı. parietal hücreler Oksintik hücreler de denir; midenin üst bölümünde asit üreten hücreler. peptagastrin sekresyon testi: Midenin ürettiği asidin minimum ve maksimum miktarlarını ölçen bir yöntem.
pepsin: Pepsinojenden ortaya çıkan bir enzim; alınan proteinleri sindirmekle birlikte mukozayı da haraplayabilir.
pepsinojen: Midenin peptik hücreleri tarafından üretilen bu madde, mide içinde pepsine çevrilir.
peptik hücreler: Esas hücrelerde denir; mide de pepsinojen üreten hücreler.
perfore (delinmiş) ülser Mide veya duodenumun tüm katmanlarını delerek peritonite neden olan ülser.
peristaisizm: Yiyecekleri ileriye doğru iten sindirim kanalının ritmik kas kasılmaları, peritonit: Karın boşluğunu kaplayan zar, peritonitin iltihabı.
pilor. Midenin dar çıkış geçidi,
pitoroplasti: Vagotomiden sonra midenin içeriğini duodenuma boşaltmasına yardımcı olmak amacıyla pilorun cerrahi olarak genişletilmesi. pilor stenozu (darlığı): Genellikle ülsere bağlı olarak pilorun anormal derecede daralması. posa: Emilemeyen lifli malzemeden zengin yiyecekler.
sekretin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, midedeki yiyecekler boşaldıktan sonra mide asit salgılanmasını durduran hormon.
seröz membran: Sindirim kanalının en dış katmanı.
stoma: Bkz. Anastomoz.
stoma ülseri: Mide ameliyatından sonra anastomoz yerinde meydana gelen ülser.
ülser: Mukozada (veya deride) meydana gelen oyuk.
ülser kabuğu: Ülserin yüzeyinde biriken mukus ve haraplanmış hücrelerden oluşan tabaka.
vagotomi: Vagus sinirinin dallarının kesildiği bir anti-ülser ameliyatı.
vagus siniri: Beyinden kök alan ve kalp, akciğerler, karın organlarının (ve midenin) çalışmasını denetleyen sinir.
Peptik Ülser Komplikasyonları
Peptik Ülser Komplikasyonları
Kanama
Kanama, peptik ülserlerin en sık komplikasyonudur. Mide ve duodenumun duvarları (çeperleri) atar ve toplardamarlar yönünden çok zengindir. Eğer ülser bu damarlardan birine ulaşırsa iç kanama (hemorajl) meydana gelir. Kanama çok az olabilir ve demir haplarıyla tedavi edilebilen anemiye (kansızlık) yol açabilir. Eğer daha büyük damarlar etkilendiyse hemoraji daha belirgin olur. Bazen kanama, analjezik gibi ilaçlar alındığında da oluşabilir; ama çoğu kere kesin sebep saptanamaz.
Hafif kanamada, anemiye bağlı genel bir yorgunluk hissedilir. Eğer hemoraji daha akut ise, beyne yeterli kan gitmediğinden baş dönmesi ve bayılma görülür. Karında şişlik hissinden sonra kan kusmak (he-matemez) ya da dışkıyla kan çıkarmak (melena) veya her ikisi olabilir. Görülen kan miktarı gerçekte kaybedilenden daha az olsa bile bunlar oldukça ürkütücü belirtilerdir. Kanın rengi açık kırmızıdan, melenada olduğu gibi siyaha kadar değişebilir. Melenayı taklit eden siyah dışkıya demir hapları veya TDB gibi ilaçlarla meyan kökü ya da böğürtlen suyu içildiği zaman da rastlanır. Doktora başvurduğunuzda, bunun melena olup olmadığı dışkıda gizli kan testi ile anlaşılır.
Eğer peptik ülser öykünüz varsa ve hematemez veya melena geçirdiğinizden kuşkulanıyorsanız, hemen muayene olmanız gerekir. Ülseriniz olduğunu bilmeseniz de kanama ilk belirti olabilir. Ayrıca, hematemez ve melenanın birçok nedeni olduğu için, bu kanama diğer gastro-intestinal (mide-bağırsak) hastalıkların habercisi olabilir.
Kanayan ülseri olan çoğu kişi hastane tedavisi görmelidir. Eğer kanama akut ve çok ise hemen bir hastanenin acil servisine gidilmelidir. Oradaki hastane personeli de anamnezinizi alacağından, tam olarak ne olduğunu, hangi ilaçları aldığınızı, en son ne zaman ve ne yediğinizi ve kan grubunuzu aklınızda tutarsanız yararı olur. Eğer hap kullanıyorsanız bunları da birlikte hastaneye getirin. Tansiyonunuzun ve nabzınızın ölçülüp, kan sayımlarınızın yapılmasından-sonra kan nakline gerek olup olmadığına karar verilir.
Kanama yerini görmek ve kanayıp kanamadığını saptamak için, hastaneye gelir gelmez endoskopi yapılabilir. Bazen kanama, tedaviye gerek kalmaksızın durabilir ama, hasta hastaneye geldikten sonra da sürer ya da tekrarlar. Böyle olursa cerrahi müdahale gerekebilir. Bu tip bir ameliyat, önce kanayan damarın kapanması ve tam bir anti-ülser operasyonu (vago-tomi veya parsiyel gastrektomi) sayesinde birleştirilmesiyle tamamlanır.
Kanama durduktan sonra, çoğu kimse hastanede birkaç gün kalır ve anti-ülser Maçlarıyla birlikte eve gönderilir. Çoğunda ülser kanaması tekrarlamadığından, bir kere kanamadan sonra ameliyata gerek duyulmaz.
Delinme
Ülser, mide veya duodenum çeperinin tüm katlarını aştığında buna perforasyon (delinme) denir ve acil müdahaleye gerek vardır. Hemen tedaviye geçilmezse, mide veya duodenum içeriği batın boşluğuna akarak, bu boşluğu kaplayan periton zarının iltihaplanması olan peritonit'e neden olur; sonuç ölüme kadar varabilir. Delinmiş ülserin çok şiddetli ve akut karın ağrısına yol açması, kişinin hemen hastaneye götürülmesi bakımından yararlı bir belirtidir. Acil servise ulaşıldığında, tanı basit bir batın röntgen filmiyle konur ve gecikmeden ameliyata başlanır.
Perfore ülserde erken tanı ve erken tedavi sonucu, bu komplikasyonun ciddiyeti bir yana, genel gidiş oldukça iyidir. Başka bir iyi nokta da, peptik ülserlerin tıbbi tedavi biçimleri geliştikçe, delinme olasılıklarının azalmasıdır.
Pilor daralması
Midenin alt ucundaki dar geçit pilorun içinde ya da çevresinde ülserle ortaya çıkan nedbe (yara) ve ödeme bağlı şişme, pilor kanalındaki geçişi daraltır; buna pilor daralması (pilor stenozu) adı verilir. Bunun sonucu olarak, duodenuma geçemeyen mide suyu, sindirilmiş gıdalar ve sıvılar midede birikir. Mide, birkaç litre sıvıyı kaldırabilecek kadar genişleyebilirse de sonunda kusma gereği duyar. Tekrarlayan kusmalar, pilor darlığının esas belirtisidir. Tedavi edilmediği taktirde, hem sıvı kaybı, hem de besin emilmesinin gerçekleşmemesi, sıvı yetersizliğine ve beslenme bozukluğuna neden olur. Kuşkulanılan pilor darlığının tanısı, baryum grafisi veya endoskopiyle konur.
Tedavisi için önce hastaneye yatmanız gerekir. Birkaç gün süreyle mide, nazogastrik tüple boşaltılır. Bu süre boyunca sıvı ve besinler angio-cut aracılığıyla kana verilir. Son çare olarak tıkanıklığı açmak için cerrahi gereklidir. Ancak, tıbbi yollarla ülserin iyileştirilmesi, çevresindeki ödemi azaltacağından, pilor kanalı geçişe izin verecek kadar açılabilir.
Midenin daha üst kesimlerindeki ülserler, geçişi engelleyecek kadar yara olabilirler. Bu da, birden çok veya tekrarlayan ülserlere yol açar. Midenin biçimi bozulur; buna "kum saati" mide adı verilir. Böyle olunca da kusma olur, ama pilor darlığında olduğu kadar şiddetli değildir. Tedavinin prensipleri aynıdır. Peptik ülserlerin esas komplikasyonları potansiyel olarak ciddi iseler de, erken tanı konduğunda etkin biçimde tedavi edilebilirler. Erken tanı, sizin erken ayrımsamanıza olduğu kadar tıbbi olanaklara ve doktorunuza da bağlıdır.
Kanama
Kanama, peptik ülserlerin en sık komplikasyonudur. Mide ve duodenumun duvarları (çeperleri) atar ve toplardamarlar yönünden çok zengindir. Eğer ülser bu damarlardan birine ulaşırsa iç kanama (hemorajl) meydana gelir. Kanama çok az olabilir ve demir haplarıyla tedavi edilebilen anemiye (kansızlık) yol açabilir. Eğer daha büyük damarlar etkilendiyse hemoraji daha belirgin olur. Bazen kanama, analjezik gibi ilaçlar alındığında da oluşabilir; ama çoğu kere kesin sebep saptanamaz.
Hafif kanamada, anemiye bağlı genel bir yorgunluk hissedilir. Eğer hemoraji daha akut ise, beyne yeterli kan gitmediğinden baş dönmesi ve bayılma görülür. Karında şişlik hissinden sonra kan kusmak (he-matemez) ya da dışkıyla kan çıkarmak (melena) veya her ikisi olabilir. Görülen kan miktarı gerçekte kaybedilenden daha az olsa bile bunlar oldukça ürkütücü belirtilerdir. Kanın rengi açık kırmızıdan, melenada olduğu gibi siyaha kadar değişebilir. Melenayı taklit eden siyah dışkıya demir hapları veya TDB gibi ilaçlarla meyan kökü ya da böğürtlen suyu içildiği zaman da rastlanır. Doktora başvurduğunuzda, bunun melena olup olmadığı dışkıda gizli kan testi ile anlaşılır.
Eğer peptik ülser öykünüz varsa ve hematemez veya melena geçirdiğinizden kuşkulanıyorsanız, hemen muayene olmanız gerekir. Ülseriniz olduğunu bilmeseniz de kanama ilk belirti olabilir. Ayrıca, hematemez ve melenanın birçok nedeni olduğu için, bu kanama diğer gastro-intestinal (mide-bağırsak) hastalıkların habercisi olabilir.
Kanayan ülseri olan çoğu kişi hastane tedavisi görmelidir. Eğer kanama akut ve çok ise hemen bir hastanenin acil servisine gidilmelidir. Oradaki hastane personeli de anamnezinizi alacağından, tam olarak ne olduğunu, hangi ilaçları aldığınızı, en son ne zaman ve ne yediğinizi ve kan grubunuzu aklınızda tutarsanız yararı olur. Eğer hap kullanıyorsanız bunları da birlikte hastaneye getirin. Tansiyonunuzun ve nabzınızın ölçülüp, kan sayımlarınızın yapılmasından-sonra kan nakline gerek olup olmadığına karar verilir.
Kanama yerini görmek ve kanayıp kanamadığını saptamak için, hastaneye gelir gelmez endoskopi yapılabilir. Bazen kanama, tedaviye gerek kalmaksızın durabilir ama, hasta hastaneye geldikten sonra da sürer ya da tekrarlar. Böyle olursa cerrahi müdahale gerekebilir. Bu tip bir ameliyat, önce kanayan damarın kapanması ve tam bir anti-ülser operasyonu (vago-tomi veya parsiyel gastrektomi) sayesinde birleştirilmesiyle tamamlanır.
Kanama durduktan sonra, çoğu kimse hastanede birkaç gün kalır ve anti-ülser Maçlarıyla birlikte eve gönderilir. Çoğunda ülser kanaması tekrarlamadığından, bir kere kanamadan sonra ameliyata gerek duyulmaz.
Delinme
Ülser, mide veya duodenum çeperinin tüm katlarını aştığında buna perforasyon (delinme) denir ve acil müdahaleye gerek vardır. Hemen tedaviye geçilmezse, mide veya duodenum içeriği batın boşluğuna akarak, bu boşluğu kaplayan periton zarının iltihaplanması olan peritonit'e neden olur; sonuç ölüme kadar varabilir. Delinmiş ülserin çok şiddetli ve akut karın ağrısına yol açması, kişinin hemen hastaneye götürülmesi bakımından yararlı bir belirtidir. Acil servise ulaşıldığında, tanı basit bir batın röntgen filmiyle konur ve gecikmeden ameliyata başlanır.
Perfore ülserde erken tanı ve erken tedavi sonucu, bu komplikasyonun ciddiyeti bir yana, genel gidiş oldukça iyidir. Başka bir iyi nokta da, peptik ülserlerin tıbbi tedavi biçimleri geliştikçe, delinme olasılıklarının azalmasıdır.
Pilor daralması
Midenin alt ucundaki dar geçit pilorun içinde ya da çevresinde ülserle ortaya çıkan nedbe (yara) ve ödeme bağlı şişme, pilor kanalındaki geçişi daraltır; buna pilor daralması (pilor stenozu) adı verilir. Bunun sonucu olarak, duodenuma geçemeyen mide suyu, sindirilmiş gıdalar ve sıvılar midede birikir. Mide, birkaç litre sıvıyı kaldırabilecek kadar genişleyebilirse de sonunda kusma gereği duyar. Tekrarlayan kusmalar, pilor darlığının esas belirtisidir. Tedavi edilmediği taktirde, hem sıvı kaybı, hem de besin emilmesinin gerçekleşmemesi, sıvı yetersizliğine ve beslenme bozukluğuna neden olur. Kuşkulanılan pilor darlığının tanısı, baryum grafisi veya endoskopiyle konur.
Tedavisi için önce hastaneye yatmanız gerekir. Birkaç gün süreyle mide, nazogastrik tüple boşaltılır. Bu süre boyunca sıvı ve besinler angio-cut aracılığıyla kana verilir. Son çare olarak tıkanıklığı açmak için cerrahi gereklidir. Ancak, tıbbi yollarla ülserin iyileştirilmesi, çevresindeki ödemi azaltacağından, pilor kanalı geçişe izin verecek kadar açılabilir.
Midenin daha üst kesimlerindeki ülserler, geçişi engelleyecek kadar yara olabilirler. Bu da, birden çok veya tekrarlayan ülserlere yol açar. Midenin biçimi bozulur; buna "kum saati" mide adı verilir. Böyle olunca da kusma olur, ama pilor darlığında olduğu kadar şiddetli değildir. Tedavinin prensipleri aynıdır. Peptik ülserlerin esas komplikasyonları potansiyel olarak ciddi iseler de, erken tanı konduğunda etkin biçimde tedavi edilebilirler. Erken tanı, sizin erken ayrımsamanıza olduğu kadar tıbbi olanaklara ve doktorunuza da bağlıdır.
Ulser Ameliyatı Süreci, Ülser Tedavisinde Ameliyat
Ulser Ameliyatı Süreci, Ülser Tedavisinde Ameliyat
Ülser Ameliyat Öncesi
Çoğu kimse için ameliyat olmak üzere hastaneye yatmak yeni ve sıkıntılı bir olaydır. Hastane yaşamı bir program çerçevesinde yapılan birçok işten (rutin) oluştuğundan, önceden bunlar hakkında fikir sahibi olmakta yarar vardır. Cerrahlar, servis hemşireleri ve hastaneler çeşit çeşit olsa da temel yaklaşım aynıdır.
Hastaneye yatmanızdan sonra ilk yapılan rutin, "anamnez" adı verilen bir dizi sorgulamadır. Hastaneye geliş şikâyetiniz; şikâyetlerinizin öyküsü, yani ne zaman ve nasıl başladığı, nasıl geliştiği; daha önce geçirmiş olduğunuz hastalık, kaza ve ameliyatlar; alışkanlıklarınız; medeni ve ekonomik durumunuz; anne-baba ve kardeşlerinizin sağlık durumu gibi soruları yanıtlarsınız. Bu sorgulamayı bitiren asistan doktor, sonra tüm fiziksel muayenenizi yapar.
Ameliyattan önce kan testleri yapılması normaldir. Kan testlerinin kapsamına alyuvar ve akyuvar sayımıyla birlikte karaciğer ve böbrek çalışmasının değerlendirildiği "fonksiyon testleri" de girer. Bunlarda çoğu kere beklenmeyen sonuçlara rastlanmaz. Cerrah ve anestezist, ameliyattan önce olabildiğince fazla bilgi edinmek isterler. Akciğerlerde hafif bir enfeksiyon ya da kalpte çok az bir anormallik anestezistin hastaya yaklaşımını değiştirecektir. Bu nedenle, göğsünüzün röntgen filmi ve kalp elektronuz (EKG) da çekilir.
Çoğunlukla cerrah, konan tanıyı kontrol etmek için, ameliyattan önce bir kere daha ülserin varlığını ortaya koymak ister. Bunun için endoskopi ya cerrahın ekibinden ya da başka bir doktor tarafından tekrar yapılabilir. Kronik solunum yolları şikâyeti olan, sigara içen hastaların bir fizyoterapist yardımıyla akciğerleri temizlenmelidir ama bu işlem genellikle ameliyat sonrasına kalır.
Tamamen boş bir mide üzerinde ameliyat yapmak daha güvenli olduğundan, ameliyattan bir gün önceki akşam yemeğinde katı ve sıvı gıda almanıza izin verilmez. Cerrahınız, bunu kesinlikle sağlamak için mide içindekileri "nazo-gastrik tüpü" ile emer. Bu tüp lastikten yapılmış olup, ince ve esnektir. Burun deliklerinizden birinden sokulur ve ösofagus yoluyla midenize uzatılır. Tüp bir gece boyunca yerinde bırakılır ve solunuma hiç engel olmaz. Ameliyat için temiz bir deri alanı gerektiğinden, ameliyatın yapılacağı deri bölgesindeki tüm kıllar traş edilmelidir.
Son olarak, ameliyatı kabul ettiğinize ilişkin bir belge imzalarsınız.
Bazı hastanelerde anestezist, ameliyattan önce serviste yatan hastayı ziyaret eder. Bu daha çok, kullanılacak anestezi (narkoz) maddesinin seçimini etkileyecek tıbbi bir durumunuz olduğu zaman söz konusudur. Diğer hastanelerde, anestezisti ameliyathaneye girdiğinizde görürsünüz. Anestezist, sizi uyutmak için iğne yapar ve gerekirse, ameliyat süresi boyunca daha başka enjeksiyonlar uygular veya kan ya da serum verebilir. Bunun için, kolunuzdaki veya elinizdeki bir toplardamar içine "angio-cut" (anjio-kat) adı verilen ince bir tüp takılır.
Ameliyat sonrası
Uyandığınızda ilk izlenimleriniz karma karışıktır
ve uyutulduğunuz anı az önce olmuş gibi hissedersiniz. Uyanma süreci çok değişkendir; kendinizi toparlamanız birkaç saat sürerken, tam anlamıyla zihin açıklığına kavuşmanız birkaç gün sürebilir. Uyandığınızda nazo-gastrik tüpü yerinde bulursunuz. Angio-cut'dan kan ya da tuzlu veya şekerli serum damlamak-tadır ve çoğu kez de karın boşluğunuza sokulmuş bir boru aracılığıyla yatağınızın yanındaki bir şişeye sıvı boşalmaktadır.
Derece derece uyanırken zamanı tam olarak belirleyemeseniz de, doktor ve hemşirelerin vizitleriyle, akraba ve arkadaşlarınızın gelip gidişini farkedersiniz. Siz yatağınızda hareketsiz yatarken akciğerlerinizin hava yollarında biriken mukus salgısının temizlenmesi gerekir. Buralarda biriken mukus enfeksiyon odağı olabilir. Öksürmek ve derin soluk almak, özellikle ameliyat yarasının olduğu bölgede ağrıya neden olur. Bu sorunu önlemek için, mukus temizleme işleminden önce ağrı kesici alınmalıdır.
Ameliyattan sonra ağrı çekmenin hiçbir anlamı yoktur; bu nedenle, ameliyat sonrası tedavide ağrı kesici iğnelerin önemli yeri vardır. Çok çeşidi olan bu ilaçların da yan etkileri olduğundan, bir şey hissederseniz hemşireye ya da doktora haber vermelisiniz.
İlk birkaç günden sonra, mideniz ye diğer batın (karın) organlarınız çalışmaya başlar. İlk belirtisi de bağırsak hareketlerinizin başlamasıdır. Bundan sonra ağızdan sıvı alabilirsiniz. Birkaç gün içinde iştahınız yerine gelir ve sindirim kanalınız işlemeye başlar.
Ameliyattan sonra da, çok kan kaybedip etmediğinizi anlamak ve verilen kan veya sıvı miktarının yeterli olup olmadığını saptamak için kan sayımı yapılır. Kan sayımı, taburcu olmadan önce bir kere daha tekrarlanabilir. Üç dört gün sonra karın boşluğunuzu drene eden (boşaltan) borudan sıvı birikinti gelmemeye başlar ve daha önce çıkartılmış olan nazo-gastrik tûp ve angio-cut'dan sonra bu boru da çıkartılır. Yaklaşık bir hafta sonra yara yeri iyileşmiş olduğundan dikişleriniz ya da pensleriniz alınır. Artık eve dönme zamanı gelmiştir!
Normal yaşama dönmeden önce, evde birkaç haftalık bir nekahat dönemi geçirilirse de, artık ülser ağrısından kurtulmuşsunuzdur. Hastane polikliniğinde-ki bir check-up (çek-ap)'dan sonra normal yaşama geçiş zamanınız aile hekiminizin kararına kalmıştır.
Ülser Ameliyat Öncesi
Çoğu kimse için ameliyat olmak üzere hastaneye yatmak yeni ve sıkıntılı bir olaydır. Hastane yaşamı bir program çerçevesinde yapılan birçok işten (rutin) oluştuğundan, önceden bunlar hakkında fikir sahibi olmakta yarar vardır. Cerrahlar, servis hemşireleri ve hastaneler çeşit çeşit olsa da temel yaklaşım aynıdır.
Hastaneye yatmanızdan sonra ilk yapılan rutin, "anamnez" adı verilen bir dizi sorgulamadır. Hastaneye geliş şikâyetiniz; şikâyetlerinizin öyküsü, yani ne zaman ve nasıl başladığı, nasıl geliştiği; daha önce geçirmiş olduğunuz hastalık, kaza ve ameliyatlar; alışkanlıklarınız; medeni ve ekonomik durumunuz; anne-baba ve kardeşlerinizin sağlık durumu gibi soruları yanıtlarsınız. Bu sorgulamayı bitiren asistan doktor, sonra tüm fiziksel muayenenizi yapar.
Ameliyattan önce kan testleri yapılması normaldir. Kan testlerinin kapsamına alyuvar ve akyuvar sayımıyla birlikte karaciğer ve böbrek çalışmasının değerlendirildiği "fonksiyon testleri" de girer. Bunlarda çoğu kere beklenmeyen sonuçlara rastlanmaz. Cerrah ve anestezist, ameliyattan önce olabildiğince fazla bilgi edinmek isterler. Akciğerlerde hafif bir enfeksiyon ya da kalpte çok az bir anormallik anestezistin hastaya yaklaşımını değiştirecektir. Bu nedenle, göğsünüzün röntgen filmi ve kalp elektronuz (EKG) da çekilir.
Çoğunlukla cerrah, konan tanıyı kontrol etmek için, ameliyattan önce bir kere daha ülserin varlığını ortaya koymak ister. Bunun için endoskopi ya cerrahın ekibinden ya da başka bir doktor tarafından tekrar yapılabilir. Kronik solunum yolları şikâyeti olan, sigara içen hastaların bir fizyoterapist yardımıyla akciğerleri temizlenmelidir ama bu işlem genellikle ameliyat sonrasına kalır.
Tamamen boş bir mide üzerinde ameliyat yapmak daha güvenli olduğundan, ameliyattan bir gün önceki akşam yemeğinde katı ve sıvı gıda almanıza izin verilmez. Cerrahınız, bunu kesinlikle sağlamak için mide içindekileri "nazo-gastrik tüpü" ile emer. Bu tüp lastikten yapılmış olup, ince ve esnektir. Burun deliklerinizden birinden sokulur ve ösofagus yoluyla midenize uzatılır. Tüp bir gece boyunca yerinde bırakılır ve solunuma hiç engel olmaz. Ameliyat için temiz bir deri alanı gerektiğinden, ameliyatın yapılacağı deri bölgesindeki tüm kıllar traş edilmelidir.
Son olarak, ameliyatı kabul ettiğinize ilişkin bir belge imzalarsınız.
Bazı hastanelerde anestezist, ameliyattan önce serviste yatan hastayı ziyaret eder. Bu daha çok, kullanılacak anestezi (narkoz) maddesinin seçimini etkileyecek tıbbi bir durumunuz olduğu zaman söz konusudur. Diğer hastanelerde, anestezisti ameliyathaneye girdiğinizde görürsünüz. Anestezist, sizi uyutmak için iğne yapar ve gerekirse, ameliyat süresi boyunca daha başka enjeksiyonlar uygular veya kan ya da serum verebilir. Bunun için, kolunuzdaki veya elinizdeki bir toplardamar içine "angio-cut" (anjio-kat) adı verilen ince bir tüp takılır.
Ameliyat sonrası
Uyandığınızda ilk izlenimleriniz karma karışıktır
ve uyutulduğunuz anı az önce olmuş gibi hissedersiniz. Uyanma süreci çok değişkendir; kendinizi toparlamanız birkaç saat sürerken, tam anlamıyla zihin açıklığına kavuşmanız birkaç gün sürebilir. Uyandığınızda nazo-gastrik tüpü yerinde bulursunuz. Angio-cut'dan kan ya da tuzlu veya şekerli serum damlamak-tadır ve çoğu kez de karın boşluğunuza sokulmuş bir boru aracılığıyla yatağınızın yanındaki bir şişeye sıvı boşalmaktadır.
Derece derece uyanırken zamanı tam olarak belirleyemeseniz de, doktor ve hemşirelerin vizitleriyle, akraba ve arkadaşlarınızın gelip gidişini farkedersiniz. Siz yatağınızda hareketsiz yatarken akciğerlerinizin hava yollarında biriken mukus salgısının temizlenmesi gerekir. Buralarda biriken mukus enfeksiyon odağı olabilir. Öksürmek ve derin soluk almak, özellikle ameliyat yarasının olduğu bölgede ağrıya neden olur. Bu sorunu önlemek için, mukus temizleme işleminden önce ağrı kesici alınmalıdır.
Ameliyattan sonra ağrı çekmenin hiçbir anlamı yoktur; bu nedenle, ameliyat sonrası tedavide ağrı kesici iğnelerin önemli yeri vardır. Çok çeşidi olan bu ilaçların da yan etkileri olduğundan, bir şey hissederseniz hemşireye ya da doktora haber vermelisiniz.
İlk birkaç günden sonra, mideniz ye diğer batın (karın) organlarınız çalışmaya başlar. İlk belirtisi de bağırsak hareketlerinizin başlamasıdır. Bundan sonra ağızdan sıvı alabilirsiniz. Birkaç gün içinde iştahınız yerine gelir ve sindirim kanalınız işlemeye başlar.
Ameliyattan sonra da, çok kan kaybedip etmediğinizi anlamak ve verilen kan veya sıvı miktarının yeterli olup olmadığını saptamak için kan sayımı yapılır. Kan sayımı, taburcu olmadan önce bir kere daha tekrarlanabilir. Üç dört gün sonra karın boşluğunuzu drene eden (boşaltan) borudan sıvı birikinti gelmemeye başlar ve daha önce çıkartılmış olan nazo-gastrik tûp ve angio-cut'dan sonra bu boru da çıkartılır. Yaklaşık bir hafta sonra yara yeri iyileşmiş olduğundan dikişleriniz ya da pensleriniz alınır. Artık eve dönme zamanı gelmiştir!
Normal yaşama dönmeden önce, evde birkaç haftalık bir nekahat dönemi geçirilirse de, artık ülser ağrısından kurtulmuşsunuzdur. Hastane polikliniğinde-ki bir check-up (çek-ap)'dan sonra normal yaşama geçiş zamanınız aile hekiminizin kararına kalmıştır.
Ülser Tedavi Yöntemleri
Hangi Ülser tedavi yöntemi ne kadar süre uygulanmalı?
Hangi anti-ülser ilacın kullanılacağı doktorunuzun seçimine kalmıştır. İngiltere'de, etkinlikleri ve zararsız yan etkileri nedeniyle h2 blokerleri ve TDB kullanılmaktadır. Hangi tedavi biçimi seçilirse seçilsin, dikkate alınması gereken bazı etkenler söz konusudur.
Anti-ülser tedavisine, kesin tanı konduğunda başlanmalıdır. Bunun anlamı, önceden baryum grafisinin yada endoskopinin yapılmış olması gerektiğidir.
Deneyimlerimizden biliyoruz ki, ülserin iyileşmesinden çok önce, karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtiler söz konusu olmaktadır. Bu nedenle tabletleri düzensiz almak veya kendinizi iyi hissettiğinizde tedaviyi bırakmak, ülser hâlâ var olduğundan, doğru değildir. Doktorunuzun hazırladığı tedavi şemasına kesinlikle uyun. Çoğu olayda, özellikle de gastrik ülserlerde, tedavinin bitiminde ülserin gerçekten iyileşip iyileşmediğini anlamak için bir kere daha baryum veya endoskopiyle kontrol etmek gerekir.
On ülserden sekizi, dört haftalık bir tedaviden sonra iyileşirken, onda dokuzu, sekiz hafta sonra düzelir. Bu süreler içinde iyileşme olmaz ise, sigara ve çok içki içilmesi, aşırı analjezik alınması ya da tedavinin doğru uygulanmaması gibi etmenler işin içine karışmış demektir. Az sayıda ülser ise tedaviye direnç gösterir. Genellikle tedavi süresini artırmak ya da tedaviyi değiştirmek bu olaylarda başarılı olur; bu bakımdan hemen tüm peptik ülserleri iyileştirmek mümkündür.
Bir kere iyileşince bazı ülserler hiç tekrarlamazlar. Ne yazık ki, birçok ülser, ilk belirtilerden aylar ya da yıllar sonra nüksedebilir. Bu durumda tabletlerle tedaviye devam etmek çoğunlukla etkili olur. Ülser iyileştikten sonra tabletleri daha düşük dozlarda üç ile altı ay arasında kullanmanın nüksetme rizikosunu azalttığı öne sürülmektedir, "idame tedavisi" denen bu yöntemde her gece iki simetidin tableti alınır. Bu biçimde tedaviyi sürdürmek ülserin tekrarlama olasılığını azaltsa da, tam bir garanti değildir.
Cerrahi tedavi
Eğer bir ülser tekrarlamayı sürdürür veya komplikasyonlar meydana getirirse (ileriye bakın), cerrahi tedavi gerekli olabilir. Yeni ilaçların kullanıma girmesi ile daha az kullanılır olan cerrahi, yine de tedavide önemli bir yaklaşımdır. Gastrik ve duodenal ülserlerin tedavisinde iki tip ameliyat uygulanır: Parsiyel Gastrektomi ve Vagotomi.
Parsiyel (kısmi) gastrektomi, antrumla birlikte midenin alt bölümünün çıkarılması ve midenin kalan üst kısmının duodenumla veya sonraki ince bağırsak bölümü olan jejunumla birleştirilmesidir. Bu birleştirme, Billroth I gastrektomisi denen "uç uca" veya Bill-roth II gastrektomisi adı verilen "uç kenara" yöntemleriyle sağlanır. Birleştirmenin meydana geldiği bölgeye anastomoz ya da stoma denir. Asit-uyaran gastrin hormonunun çoğu antrumda üretildiğinden, bu ameliyatlar hem etkin asit üretimini azaltır, hem de ülseri ortadan kaldırır.
Vagotomi, mide asit üretimini uyaran vagus sinirinin dallarının kesilmesidir. Trunkal vagotomide, bu dallar diyaframdan batına girdikleri yerde kesilirler. Bu kesim, mideye giden sinir liflerini olduğu gibi diğer karın organlarını da etkiler. Selektif vagotomide, yalnızca mideye giden sinir dalları kesilir. Her iki operasyon da mide asit miktarını azaltmakla birlikte, midenin her öğünden sonra içeriğini duodenuma boşaltma yeteneğini kısıtlarlar. Bunu önlemek için, cerrah vagotomiyle birlikte bir "drenaj işlemi" uygular. Böyle bir işleme örnek olarak piloroplasti yöntemi gösterilebilir. Burada, normalde dar olan pilor genişletilir; bu nedenle böyle ameliyatlara "vagotomi ve drenaj" veya "vagotomi ve piloroplasti" operasyonları adı verilir.
Yakın geçmişte, drenaj (boşaltma) işlemi yapma zorunluluğunun üstesinden, yeni bir vagotomi biçimi olan "çok selektif vagotomi" veya "parietal hücre vagotomisi" ile gelinmiştir. Bu işlemde, midenin boşalma hareketlerini sağlayan sinir liflerine dokunulmaksızın, yalnızca asit üreten bölgeye uzanan dallar kesilmektedir. Özellikle duodenal ülserlerde daha az yan etki yaptığından bu ameliyat daha sık yapılmaktadır. Ancak yapılması daha zordur ve tam vagotomiye oranla nüksetme olasılığı fazladır; yani her zaman en iyi yöntem değildir.
Bazen bir vagotomi ile parsiyel gastrektomi tek bir operasyonda birleştirilir. Ameliyatın tipi, ülserin yeri ve durumuna olduğu kadar cerrahın da yeteneğine bağlıdır. Genelde, vagotomi duodenal ve parsiyel gastrektomi gastrik ülserler için seçilir.
Cerrahi tedavi ne derece başarılıdır? Ameliyattan sonra ülserlerin çok az bir yüzdesi tekrarlar. Vagotomiden sonra tekrarlama olursa, çoğunlukla tablet tedavisi iyi yanıt verir. Parsiyel gastrektomiden sonra ise anastomoz bölgesinde stoma ülseri denen bir ülser meydana gelebilir, fakat bu da ilaçla başarılı biçimde tedavi edilebilir. Belli bir ameliyatın başarılı olma şansı ülsere, ameliyat işlemine ve diğer etkenlere bağlı olup, cerrahınız, operasyondan önce bunları sizinle konuşacaktır. Genelde amaliyatların çoğu başarılıdır ve en aşağı hastaların yüzde 80'i sonuçtan memnundurlar. Diğer yüzde 10-15'i genellikle fakat tam anlamıyla olmamakla birlikte tatmin olmuşlardır. Geriye kalan yüzde 5'inde ise ya ameliyat başarısız olmuştur, ya da yetersiz kalmıştır.
Yan etkilerin özellikleri ve olma olasılıkları yapılan ameliyatın niteliğine bağlıdır. Bunlara ishali, kusmayı, anemiyi veya seyrek olarak beslenme bozukluğunu örnek olarak verebiliriz. Bazı kişilerde yemeklerden sonra terleme, baş dönmesi ve palpitasyonlar (güçlü kalp vuruları) meydana gelebilir. Bu olay, parsiyel gastrektomi, trunkal vagotomi ve drenaj operasyonlarından sonra gelir ve tıp dilinde "damping sendromu" olarak adlandırılır. Böylesi yan etkiler genellikle belli bir süre sonra düzelirlerse de bazı durumlarda çok ağır ve inatçı olabilirler. Çok selektif vagotomide bu yan etkiler en az olduğundan (ülser tekrarı en fazla olmasına rağmen) daha sık olarak uygulanır. Görülmektedir ki, etkin tıbbi (ilaçla) tedavi yöntemleri geliştikçe cerrahiye duyulan gereksinim azalacaktır.
Hangi anti-ülser ilacın kullanılacağı doktorunuzun seçimine kalmıştır. İngiltere'de, etkinlikleri ve zararsız yan etkileri nedeniyle h2 blokerleri ve TDB kullanılmaktadır. Hangi tedavi biçimi seçilirse seçilsin, dikkate alınması gereken bazı etkenler söz konusudur.
Anti-ülser tedavisine, kesin tanı konduğunda başlanmalıdır. Bunun anlamı, önceden baryum grafisinin yada endoskopinin yapılmış olması gerektiğidir.
Deneyimlerimizden biliyoruz ki, ülserin iyileşmesinden çok önce, karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtiler söz konusu olmaktadır. Bu nedenle tabletleri düzensiz almak veya kendinizi iyi hissettiğinizde tedaviyi bırakmak, ülser hâlâ var olduğundan, doğru değildir. Doktorunuzun hazırladığı tedavi şemasına kesinlikle uyun. Çoğu olayda, özellikle de gastrik ülserlerde, tedavinin bitiminde ülserin gerçekten iyileşip iyileşmediğini anlamak için bir kere daha baryum veya endoskopiyle kontrol etmek gerekir.
On ülserden sekizi, dört haftalık bir tedaviden sonra iyileşirken, onda dokuzu, sekiz hafta sonra düzelir. Bu süreler içinde iyileşme olmaz ise, sigara ve çok içki içilmesi, aşırı analjezik alınması ya da tedavinin doğru uygulanmaması gibi etmenler işin içine karışmış demektir. Az sayıda ülser ise tedaviye direnç gösterir. Genellikle tedavi süresini artırmak ya da tedaviyi değiştirmek bu olaylarda başarılı olur; bu bakımdan hemen tüm peptik ülserleri iyileştirmek mümkündür.
Bir kere iyileşince bazı ülserler hiç tekrarlamazlar. Ne yazık ki, birçok ülser, ilk belirtilerden aylar ya da yıllar sonra nüksedebilir. Bu durumda tabletlerle tedaviye devam etmek çoğunlukla etkili olur. Ülser iyileştikten sonra tabletleri daha düşük dozlarda üç ile altı ay arasında kullanmanın nüksetme rizikosunu azalttığı öne sürülmektedir, "idame tedavisi" denen bu yöntemde her gece iki simetidin tableti alınır. Bu biçimde tedaviyi sürdürmek ülserin tekrarlama olasılığını azaltsa da, tam bir garanti değildir.
Cerrahi tedavi
Eğer bir ülser tekrarlamayı sürdürür veya komplikasyonlar meydana getirirse (ileriye bakın), cerrahi tedavi gerekli olabilir. Yeni ilaçların kullanıma girmesi ile daha az kullanılır olan cerrahi, yine de tedavide önemli bir yaklaşımdır. Gastrik ve duodenal ülserlerin tedavisinde iki tip ameliyat uygulanır: Parsiyel Gastrektomi ve Vagotomi.
Parsiyel (kısmi) gastrektomi, antrumla birlikte midenin alt bölümünün çıkarılması ve midenin kalan üst kısmının duodenumla veya sonraki ince bağırsak bölümü olan jejunumla birleştirilmesidir. Bu birleştirme, Billroth I gastrektomisi denen "uç uca" veya Bill-roth II gastrektomisi adı verilen "uç kenara" yöntemleriyle sağlanır. Birleştirmenin meydana geldiği bölgeye anastomoz ya da stoma denir. Asit-uyaran gastrin hormonunun çoğu antrumda üretildiğinden, bu ameliyatlar hem etkin asit üretimini azaltır, hem de ülseri ortadan kaldırır.
Vagotomi, mide asit üretimini uyaran vagus sinirinin dallarının kesilmesidir. Trunkal vagotomide, bu dallar diyaframdan batına girdikleri yerde kesilirler. Bu kesim, mideye giden sinir liflerini olduğu gibi diğer karın organlarını da etkiler. Selektif vagotomide, yalnızca mideye giden sinir dalları kesilir. Her iki operasyon da mide asit miktarını azaltmakla birlikte, midenin her öğünden sonra içeriğini duodenuma boşaltma yeteneğini kısıtlarlar. Bunu önlemek için, cerrah vagotomiyle birlikte bir "drenaj işlemi" uygular. Böyle bir işleme örnek olarak piloroplasti yöntemi gösterilebilir. Burada, normalde dar olan pilor genişletilir; bu nedenle böyle ameliyatlara "vagotomi ve drenaj" veya "vagotomi ve piloroplasti" operasyonları adı verilir.
Yakın geçmişte, drenaj (boşaltma) işlemi yapma zorunluluğunun üstesinden, yeni bir vagotomi biçimi olan "çok selektif vagotomi" veya "parietal hücre vagotomisi" ile gelinmiştir. Bu işlemde, midenin boşalma hareketlerini sağlayan sinir liflerine dokunulmaksızın, yalnızca asit üreten bölgeye uzanan dallar kesilmektedir. Özellikle duodenal ülserlerde daha az yan etki yaptığından bu ameliyat daha sık yapılmaktadır. Ancak yapılması daha zordur ve tam vagotomiye oranla nüksetme olasılığı fazladır; yani her zaman en iyi yöntem değildir.
Bazen bir vagotomi ile parsiyel gastrektomi tek bir operasyonda birleştirilir. Ameliyatın tipi, ülserin yeri ve durumuna olduğu kadar cerrahın da yeteneğine bağlıdır. Genelde, vagotomi duodenal ve parsiyel gastrektomi gastrik ülserler için seçilir.
Cerrahi tedavi ne derece başarılıdır? Ameliyattan sonra ülserlerin çok az bir yüzdesi tekrarlar. Vagotomiden sonra tekrarlama olursa, çoğunlukla tablet tedavisi iyi yanıt verir. Parsiyel gastrektomiden sonra ise anastomoz bölgesinde stoma ülseri denen bir ülser meydana gelebilir, fakat bu da ilaçla başarılı biçimde tedavi edilebilir. Belli bir ameliyatın başarılı olma şansı ülsere, ameliyat işlemine ve diğer etkenlere bağlı olup, cerrahınız, operasyondan önce bunları sizinle konuşacaktır. Genelde amaliyatların çoğu başarılıdır ve en aşağı hastaların yüzde 80'i sonuçtan memnundurlar. Diğer yüzde 10-15'i genellikle fakat tam anlamıyla olmamakla birlikte tatmin olmuşlardır. Geriye kalan yüzde 5'inde ise ya ameliyat başarısız olmuştur, ya da yetersiz kalmıştır.
Yan etkilerin özellikleri ve olma olasılıkları yapılan ameliyatın niteliğine bağlıdır. Bunlara ishali, kusmayı, anemiyi veya seyrek olarak beslenme bozukluğunu örnek olarak verebiliriz. Bazı kişilerde yemeklerden sonra terleme, baş dönmesi ve palpitasyonlar (güçlü kalp vuruları) meydana gelebilir. Bu olay, parsiyel gastrektomi, trunkal vagotomi ve drenaj operasyonlarından sonra gelir ve tıp dilinde "damping sendromu" olarak adlandırılır. Böylesi yan etkiler genellikle belli bir süre sonra düzelirlerse de bazı durumlarda çok ağır ve inatçı olabilirler. Çok selektif vagotomide bu yan etkiler en az olduğundan (ülser tekrarı en fazla olmasına rağmen) daha sık olarak uygulanır. Görülmektedir ki, etkin tıbbi (ilaçla) tedavi yöntemleri geliştikçe cerrahiye duyulan gereksinim azalacaktır.
Ülser İyileştirici İlaçlar, Ülser İlaç
Ülser İyileştirici İlaçlar, Ülser İlaç
Asit azaltıcı ilaçlar, Ülser İlaçları
Histamin adlı kimyasal maddenin, midenin üst bölümündeki parietal hücrelerin yüzeylerindeki histamin reseptörü denen özel bölgelere bağlanarak mide salgısını artırdığı bilinmektedir. Vagus siniriyle ve gastrin ile uyarılmak, midede histamin üretimini artırarak mide asit miktarını çoğaltır. Bu bakımdan, histaminin etkisini engelleyecek bir ilacın (diğer bir deyimle bir antihistaminin) yararlı bir anti-ülser ilacı olacağı düşünüldü. Ancak, saman nezlesi gibi alerjik durumlarda kullanılan antihistaminlerin mide asit salgılanmasına hiçbir etkisi yoktur. Bu nedenle yeni bir ilaç grubu bulmak gerekiyordu.
Bu tip ilaçlar ancak 1970'lerde geliştirilebildiler ve histamin-2-reseptör antagonistleri ya da kısaca H2 blokerleri olarak adlandırıldılar. H2 blokerleri aynı histamin gibi, parietal hücrelerdeki histamin reseptörlerine bağlanmalarına rağmen asit salgılanmasını uyarmazlar, ama reseptöre bağlanmış olduklarından, histaminin parietal hücrelerle etkileşmesini engelleyip, mide asit salgılanmasını etkin biçimde önlemiş olurlar. En yaygın H2 blokerleri smetidin ve ranitidindir. Bunlar bir iki ay süreyle kullanıldıklarında ülseri yüzde 90 iyileştirirler. Tedavinin en uygun süresi daha sonra ele alınacak birkaç etkene bağlıdır.
Genelde H2 blokerleri hem tehlikesiz hem de iyi tolere edilir niteliktedir. En iyi bilinen simetidin, bazen, erkeklerde cinsel güç azalması ve aynı anda alınan bazı ilaçların bedenimizce işlenmesini etkilemek gibi istenmeyen sonuçları ortaya çıkarabilir. Fakat, ilaç kesildiğinde geri dönüşümlü olan bu yan etkilerle, kullanan hastaların büyük çoğunluğu karşı karşıya gelmemiştir. Simetidinin çok uzun süre kullanılması halinde mide kanserine yol açacağı yönünde bir yaklaşım vardır. Ancak bunu doğrulayacak bir bulgu olmadığı gibi, böyle bir tehlikenin olmadığına ait bazı kanıtlar da saptanmıştır.
H2 blokerleri kullanıma girmeden önce, peptik ülser tedavisinde antikolinerjikier adlı bir ilaç grubu da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Bunlara örnek olarak atropin, propantelin ve hiyosin verilebilir. Antikolinerjikier mide asit salgılanmasını azaltsalar da, H2 blokerleri kadar etkili değildirler. Üstelik, ağız kuruluğu, görüntü bulanması ve idrar yapma güçlüğü gibi yan etkileri vardır. Bu nedenlerden dolayı, günümüzde seyrek olarak kullanılmaktadırlar.
Anti-asitler
Anti-asitler, mide asidini nötralize ederek mide ve duodenumun mukozasına zarar vermesini azaltan ilaçlardır. Beyaz bir sıvı ya da çiğneme tableti olarak kullanılırlar. Sodyum bikarbonat ve kalsiyum bikarbonat gibi bazı anti-asitler kana emildiklerinden, yüksek dozlarda emilmiş sodyum ve kalsiyum, istenmeyen yan-etkilere yol açabilirler. Bu anti-asitlerle birlikte bol süt içmek böbrek yıpranmasına neden olabilir. Sodyum bikarbonat az miktarlarda alındığında bazı kişilerde ağrıyı azaltabilirler. Günümüzde kullanılan birçok anti-asit, emilmediklerinden ciddi yan etkiler göstermezler. Genellikle magnezyum tuzları (magnezyum hidroksid veya magnezyum trisilikat) ya da alüminyum tuzları (alüminyum hidroksid) veya her ikisinin karışımı biçimindedirler. Mide asidini tamamiyle nötralize etmek için, günde, her biri 30 mi olan 7 doz veya günde çeyrek litre gibi büyük hacimlerde anti-asit almak gerekir. Bu miktarlar ülserinizi iyi ederse de, böyle bir tedavi hem kullanışsızdır, hem de bağırsak çalışmalarında değişiklikler yapar.
Magnezyum içeren anti-asitler ishal yaparken, alüminyumlular kabızlığa neden olurlar. Bu nedenle ikisini birlikte kullanmak gerekir. Anti-asitler ayrıca antibiyotikler ve kalp ilaçları gibi ilaçların emilmeleri ile de etkileşirler. Bunları günün farklı saatlerinde almakta yarar vardır. Herhangi bir kuşkunuz olursa doktorunuza sormanız iyi olur.
Anti-asitler, genellikle 10 ml'lik küçük dozlar halinde, günde üç-dört kere kullanılırlar. Bu dozlar ülseri iyileştirmek için yeterli olmamakla birlikte karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtileri azaltırlar. Ülserin belirtileri öğün zamanları veya gece İle bağlantılı olarak belirir; bu bakımdan anti-asitleri öğünlerden sonra ve yatmadan önce almak doğru olur. Sindirim bozukluğu günün herhangi bir saatinde ortaya çıkacağından ilacı cebinizde ya da cüzdanınızda taşımakta yarar vardır. Bu yönden, antiasit tabletler, sıvı preparasyonlardan daha kullanışlıdır.
Mukozayı koruyucu ilaçlar
Bu tip anti-ülser ilaçlarının mide asidi üzerine bir etkileri yoktur ama, asit ve pepsin yıkıcı etkisine karşı mukozanın direncini artırır. Bu ilaçlara örnek olarak tri-potasyum disitrato bizmutat ya da kısaca TDB (ticari adı: De-Nol) verilebilir. TDB sıvı ve tablet biçiminde kullanılabilir ve aktif maddesi, bir metal olan bizmuttur. Bizmutun etki mekanizması bilinmemekle birlikte, ülser çukurunun dibinde koruyucu bir tabaka meydana getirerek asit ya da pepsinin bu bölgeyle bağlantısını kesip iyileşmesine olanak sağladığı sanılmaktadır. Ciddi bir yan etkisi saptanamamıştır, ama dışkıyı koyu renge boyadığından, bunu kanla karıştırmamak gerekir. Tedavide kısa sürelerle kullanılan TDB, ülseri iyileştirmede H2 blokerleri kadar etkindir.
Mukoza direncini artıran bir diğer ilaç da karbenoksolondur. Meyan kökünden elde edilen bu madde birkaç mekanizmanın bir araya gelmesiyle etki gösterir. Mukozadaki hücrelerden mukus üretimini artırmak bunlardan biridir. Ülseri iyileştirmekte h2 blokerleri ve TDB kadar etkinse de, tansiyonda yükselme, ayak bileklerinde şişme, önemli bir vücut tozu olan potasyumun kan düzeyinde düşmesi gibi istenmeyen yan etkileri vardır. Diğer bakımlardan sağlıklı olan kimseler bile, eğer karbenoksolon kullanıyorlarsa her hafta tansiyon, kilo ve sık sık da kan potasyumu yönünden doktor tarafından denetlenmelidirler. İlaç özellikleri nedeniyle günümüzde daha az kullanılmaktadır.
Meyan kökünden elde edilen diğer bir kimyasal madde de "deglisirinize meyan "d ir (DGM). Karbenoksolon gibi yan etkileri olmadığı halde, ne yazık ki ülseri iyileştirmede o denli etkin değildir.
Geçmiş yıllarda prostaglandinler, prenzepin, tri-mipramin gibi çeşitli anti-ülser ilaçları denenmiştir. Ancak, bunları bulmak zor olduğu gibi yararlı olup olmadıkları da kesin değildir. Bu tam bir liste değildir ve her an yeni kimyasallar denenmektedir.
Asit azaltıcı ilaçlar, Ülser İlaçları
Histamin adlı kimyasal maddenin, midenin üst bölümündeki parietal hücrelerin yüzeylerindeki histamin reseptörü denen özel bölgelere bağlanarak mide salgısını artırdığı bilinmektedir. Vagus siniriyle ve gastrin ile uyarılmak, midede histamin üretimini artırarak mide asit miktarını çoğaltır. Bu bakımdan, histaminin etkisini engelleyecek bir ilacın (diğer bir deyimle bir antihistaminin) yararlı bir anti-ülser ilacı olacağı düşünüldü. Ancak, saman nezlesi gibi alerjik durumlarda kullanılan antihistaminlerin mide asit salgılanmasına hiçbir etkisi yoktur. Bu nedenle yeni bir ilaç grubu bulmak gerekiyordu.
Bu tip ilaçlar ancak 1970'lerde geliştirilebildiler ve histamin-2-reseptör antagonistleri ya da kısaca H2 blokerleri olarak adlandırıldılar. H2 blokerleri aynı histamin gibi, parietal hücrelerdeki histamin reseptörlerine bağlanmalarına rağmen asit salgılanmasını uyarmazlar, ama reseptöre bağlanmış olduklarından, histaminin parietal hücrelerle etkileşmesini engelleyip, mide asit salgılanmasını etkin biçimde önlemiş olurlar. En yaygın H2 blokerleri smetidin ve ranitidindir. Bunlar bir iki ay süreyle kullanıldıklarında ülseri yüzde 90 iyileştirirler. Tedavinin en uygun süresi daha sonra ele alınacak birkaç etkene bağlıdır.
Genelde H2 blokerleri hem tehlikesiz hem de iyi tolere edilir niteliktedir. En iyi bilinen simetidin, bazen, erkeklerde cinsel güç azalması ve aynı anda alınan bazı ilaçların bedenimizce işlenmesini etkilemek gibi istenmeyen sonuçları ortaya çıkarabilir. Fakat, ilaç kesildiğinde geri dönüşümlü olan bu yan etkilerle, kullanan hastaların büyük çoğunluğu karşı karşıya gelmemiştir. Simetidinin çok uzun süre kullanılması halinde mide kanserine yol açacağı yönünde bir yaklaşım vardır. Ancak bunu doğrulayacak bir bulgu olmadığı gibi, böyle bir tehlikenin olmadığına ait bazı kanıtlar da saptanmıştır.
H2 blokerleri kullanıma girmeden önce, peptik ülser tedavisinde antikolinerjikier adlı bir ilaç grubu da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Bunlara örnek olarak atropin, propantelin ve hiyosin verilebilir. Antikolinerjikier mide asit salgılanmasını azaltsalar da, H2 blokerleri kadar etkili değildirler. Üstelik, ağız kuruluğu, görüntü bulanması ve idrar yapma güçlüğü gibi yan etkileri vardır. Bu nedenlerden dolayı, günümüzde seyrek olarak kullanılmaktadırlar.
Anti-asitler
Anti-asitler, mide asidini nötralize ederek mide ve duodenumun mukozasına zarar vermesini azaltan ilaçlardır. Beyaz bir sıvı ya da çiğneme tableti olarak kullanılırlar. Sodyum bikarbonat ve kalsiyum bikarbonat gibi bazı anti-asitler kana emildiklerinden, yüksek dozlarda emilmiş sodyum ve kalsiyum, istenmeyen yan-etkilere yol açabilirler. Bu anti-asitlerle birlikte bol süt içmek böbrek yıpranmasına neden olabilir. Sodyum bikarbonat az miktarlarda alındığında bazı kişilerde ağrıyı azaltabilirler. Günümüzde kullanılan birçok anti-asit, emilmediklerinden ciddi yan etkiler göstermezler. Genellikle magnezyum tuzları (magnezyum hidroksid veya magnezyum trisilikat) ya da alüminyum tuzları (alüminyum hidroksid) veya her ikisinin karışımı biçimindedirler. Mide asidini tamamiyle nötralize etmek için, günde, her biri 30 mi olan 7 doz veya günde çeyrek litre gibi büyük hacimlerde anti-asit almak gerekir. Bu miktarlar ülserinizi iyi ederse de, böyle bir tedavi hem kullanışsızdır, hem de bağırsak çalışmalarında değişiklikler yapar.
Magnezyum içeren anti-asitler ishal yaparken, alüminyumlular kabızlığa neden olurlar. Bu nedenle ikisini birlikte kullanmak gerekir. Anti-asitler ayrıca antibiyotikler ve kalp ilaçları gibi ilaçların emilmeleri ile de etkileşirler. Bunları günün farklı saatlerinde almakta yarar vardır. Herhangi bir kuşkunuz olursa doktorunuza sormanız iyi olur.
Anti-asitler, genellikle 10 ml'lik küçük dozlar halinde, günde üç-dört kere kullanılırlar. Bu dozlar ülseri iyileştirmek için yeterli olmamakla birlikte karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtileri azaltırlar. Ülserin belirtileri öğün zamanları veya gece İle bağlantılı olarak belirir; bu bakımdan anti-asitleri öğünlerden sonra ve yatmadan önce almak doğru olur. Sindirim bozukluğu günün herhangi bir saatinde ortaya çıkacağından ilacı cebinizde ya da cüzdanınızda taşımakta yarar vardır. Bu yönden, antiasit tabletler, sıvı preparasyonlardan daha kullanışlıdır.
Mukozayı koruyucu ilaçlar
Bu tip anti-ülser ilaçlarının mide asidi üzerine bir etkileri yoktur ama, asit ve pepsin yıkıcı etkisine karşı mukozanın direncini artırır. Bu ilaçlara örnek olarak tri-potasyum disitrato bizmutat ya da kısaca TDB (ticari adı: De-Nol) verilebilir. TDB sıvı ve tablet biçiminde kullanılabilir ve aktif maddesi, bir metal olan bizmuttur. Bizmutun etki mekanizması bilinmemekle birlikte, ülser çukurunun dibinde koruyucu bir tabaka meydana getirerek asit ya da pepsinin bu bölgeyle bağlantısını kesip iyileşmesine olanak sağladığı sanılmaktadır. Ciddi bir yan etkisi saptanamamıştır, ama dışkıyı koyu renge boyadığından, bunu kanla karıştırmamak gerekir. Tedavide kısa sürelerle kullanılan TDB, ülseri iyileştirmede H2 blokerleri kadar etkindir.
Mukoza direncini artıran bir diğer ilaç da karbenoksolondur. Meyan kökünden elde edilen bu madde birkaç mekanizmanın bir araya gelmesiyle etki gösterir. Mukozadaki hücrelerden mukus üretimini artırmak bunlardan biridir. Ülseri iyileştirmekte h2 blokerleri ve TDB kadar etkinse de, tansiyonda yükselme, ayak bileklerinde şişme, önemli bir vücut tozu olan potasyumun kan düzeyinde düşmesi gibi istenmeyen yan etkileri vardır. Diğer bakımlardan sağlıklı olan kimseler bile, eğer karbenoksolon kullanıyorlarsa her hafta tansiyon, kilo ve sık sık da kan potasyumu yönünden doktor tarafından denetlenmelidirler. İlaç özellikleri nedeniyle günümüzde daha az kullanılmaktadır.
Meyan kökünden elde edilen diğer bir kimyasal madde de "deglisirinize meyan "d ir (DGM). Karbenoksolon gibi yan etkileri olmadığı halde, ne yazık ki ülseri iyileştirmede o denli etkin değildir.
Geçmiş yıllarda prostaglandinler, prenzepin, tri-mipramin gibi çeşitli anti-ülser ilaçları denenmiştir. Ancak, bunları bulmak zor olduğu gibi yararlı olup olmadıkları da kesin değildir. Bu tam bir liste değildir ve her an yeni kimyasallar denenmektedir.
Ülser İçin Önlemler, Ülser Nasıl Engellenir
Ülser İçin Önlemler, Ülser Nasıl Engellenir
Ülser Beslenme
Özel "ülser diyetleri" peptik ülser tedavisinde önemli yer tutarlar. İlk bakışta, hint pilavı gibi baharatlı yiyeceklerden, tahıl ürünleri gibi tahriş edici gıdalardan ve asitli narenciye bitkilerinden uzak durulması mantıklı görünmektedir, Bu inançlar yüzünden süt, ekmek, kaynamış patates gibi yalın yiyecekler yemek zorunda bırakılan kişilerin şikâyetleri daha da artmıştır.
Ancak, günümüzde, yenilen yiyeceğin niteliğinin mide asit miktarını doğrudan etkilemediği ve diyet tedavisinin belirtileri gidermediği ve ülserin iyileşme hızında bir değişiklik yapmadığı anlaşılmıştır. İnsanlar bireysel farklılıklar gösterdiklerinden, eğer belli bir besin ağrı ya da sindirim bozukluğu yapıyorsa onu yememek doğaldır. Bazı kimseler, öğün arasında bisküvi veya süt gibi hafif gıdalar almanın ağrılı belirtileri ortadan kaldıracağına inanır. Yine de, normal ve dengeli bir diyeti düzenli öğünler halinde yemek en doğrusudur.
Sigara ve içki içmek
Eğer sigara içiyorsanız, hem ülserli olmaya adaysınız; hem ülseriniz daha geç iyileşir, hem de tekrarlama olasılığı daha fazladır. Bu nedenle sigarayı bırakmak (hatta hiç başlamamak) için gerekenler listesine ülseri de eklemek gerekir.
Eğer ülseriniz varsa, olağan miktarlarda alkol kullanmanızda bir sakınca yoktur. Fakat çok içiyorsanız —diyelim ki günde dört kereden fazla— karın ağrısı ve sindirim bozukluğuyla ilgili belirtileriniz artar. Ayrıca gastrite de neden olabileceği gibi, çok ciddi sonuçları olan karaciğer sirozuna da yol açabilir. Genel kural olarak ülserin aktif döneminde alkollü içkileri kesmek akıllıca olur. Çok olmamak koşuluyla çay ya da kahve.içmek zararlı değildir.
Sakınılması gereken ilaçlar
Hemen hepimiz, yaşantımız boyunca analjezik (ağrı kesici) bir ilaç kullanmışızdır ve son yıllarda piyasa yeni yeni çeşitleriyle dolmuştur. Reklamlarda, devamlı olarak bu ilaçların baş ağrısına, artrite ve diğer ağrılara nasıl iyi geldikleri anlatılır. Bunlar doğru olmakla birlikte, ayırım yapmadan kullanıldıklarında çeşitli yan etkileri ortaya çıkar. En yaygın ilaçlar, aspirin, parasetamol veya her ikisini de içeren preparatlardır. Aspirinin aşırı ve sürekli alınması gastrik ülserlerin meydana gelmesinde, ülser iyileşmesinin gecikmesinde ve olasılıkla mukoza kanamasında rol oynayabilir. Eğer ülseriniz varsa (özellikle de gastrik ülser) aspirin içeren ilaçlardan uzak durmalısınız. Pa-rasetamollü ilaçlar mideye o denli zararlı olmasalar bile, ülser ağrısını gidermek için kullanılmamalıdır.
Aspirin ve parasetamole ek olarak birçok "anti-enflamatoar analjezikler" (iltihap önleyici ağrı kesiciler) vardır. Fenilbütazon ve indometasin ağrılı romatizmal durumlarda tedavi amacıyla kullanılırlar. Çok etkili olan bu ilaçlar ne yazık ki gastrik ülser belirtilerini şiddetlendirirler veya mukoza kanamasına neden olurlar. Genellikle reçeteyle satılan bu ilaçlar doktor denetimi altında kullanılmalıdır.
Kural olarak, bir ilaç en düşük etkili dozda ve olabilirse yiyecekle birlikte alınmalıdır. Eğer bir peptik ülseriniz olduğu biliniyorsa ve ilaçlardan birini almanız zorunluysa (diyelim ki ağır bir artritiniz var) doktorunuz aynı zamanda anti-ülser tedavi görmenizi önerebilir.
Ülser Stres
Daha önce zihinsel gerilimin peptik ülsere yol açmasının bir kural olmadığını belirtmiştik. Fakat, stress varolan bir ülserin durumunu daha da kötüleştirebilir mi? Yine, bu soruyu kesinlikle yan dayamayacağımızı söylemek zorundayız, ama sakinleştirici ve yatıştırıcı ilaçlar, amaçları stresli koşullarda bedenin tepkisini azaltmak olmasına rağmen, peptik ülser tedavisinde çok sınırlı bir başarı göstermişlerdir. Genelde belirtileri düzeltseler de, ülseri iyileştirmede etkili değildirler.
Hastayı, stres yaratan ortamdan ayırmak amacıyla birkaç hafta için hastaneye yatırmak da bir yöntem olabilir. Hastanede tedavi bir iki ay sürerse ülseri iyileştirmekte etkili olur ancak, pratik değildir. Hepsi bir yana, hastanenin streslerden kurtarıcı bir ortam olduğuna ait bir kanıt da yoktur.
Ülser Beslenme
Özel "ülser diyetleri" peptik ülser tedavisinde önemli yer tutarlar. İlk bakışta, hint pilavı gibi baharatlı yiyeceklerden, tahıl ürünleri gibi tahriş edici gıdalardan ve asitli narenciye bitkilerinden uzak durulması mantıklı görünmektedir, Bu inançlar yüzünden süt, ekmek, kaynamış patates gibi yalın yiyecekler yemek zorunda bırakılan kişilerin şikâyetleri daha da artmıştır.
Ancak, günümüzde, yenilen yiyeceğin niteliğinin mide asit miktarını doğrudan etkilemediği ve diyet tedavisinin belirtileri gidermediği ve ülserin iyileşme hızında bir değişiklik yapmadığı anlaşılmıştır. İnsanlar bireysel farklılıklar gösterdiklerinden, eğer belli bir besin ağrı ya da sindirim bozukluğu yapıyorsa onu yememek doğaldır. Bazı kimseler, öğün arasında bisküvi veya süt gibi hafif gıdalar almanın ağrılı belirtileri ortadan kaldıracağına inanır. Yine de, normal ve dengeli bir diyeti düzenli öğünler halinde yemek en doğrusudur.
Sigara ve içki içmek
Eğer sigara içiyorsanız, hem ülserli olmaya adaysınız; hem ülseriniz daha geç iyileşir, hem de tekrarlama olasılığı daha fazladır. Bu nedenle sigarayı bırakmak (hatta hiç başlamamak) için gerekenler listesine ülseri de eklemek gerekir.
Eğer ülseriniz varsa, olağan miktarlarda alkol kullanmanızda bir sakınca yoktur. Fakat çok içiyorsanız —diyelim ki günde dört kereden fazla— karın ağrısı ve sindirim bozukluğuyla ilgili belirtileriniz artar. Ayrıca gastrite de neden olabileceği gibi, çok ciddi sonuçları olan karaciğer sirozuna da yol açabilir. Genel kural olarak ülserin aktif döneminde alkollü içkileri kesmek akıllıca olur. Çok olmamak koşuluyla çay ya da kahve.içmek zararlı değildir.
Sakınılması gereken ilaçlar
Hemen hepimiz, yaşantımız boyunca analjezik (ağrı kesici) bir ilaç kullanmışızdır ve son yıllarda piyasa yeni yeni çeşitleriyle dolmuştur. Reklamlarda, devamlı olarak bu ilaçların baş ağrısına, artrite ve diğer ağrılara nasıl iyi geldikleri anlatılır. Bunlar doğru olmakla birlikte, ayırım yapmadan kullanıldıklarında çeşitli yan etkileri ortaya çıkar. En yaygın ilaçlar, aspirin, parasetamol veya her ikisini de içeren preparatlardır. Aspirinin aşırı ve sürekli alınması gastrik ülserlerin meydana gelmesinde, ülser iyileşmesinin gecikmesinde ve olasılıkla mukoza kanamasında rol oynayabilir. Eğer ülseriniz varsa (özellikle de gastrik ülser) aspirin içeren ilaçlardan uzak durmalısınız. Pa-rasetamollü ilaçlar mideye o denli zararlı olmasalar bile, ülser ağrısını gidermek için kullanılmamalıdır.
Aspirin ve parasetamole ek olarak birçok "anti-enflamatoar analjezikler" (iltihap önleyici ağrı kesiciler) vardır. Fenilbütazon ve indometasin ağrılı romatizmal durumlarda tedavi amacıyla kullanılırlar. Çok etkili olan bu ilaçlar ne yazık ki gastrik ülser belirtilerini şiddetlendirirler veya mukoza kanamasına neden olurlar. Genellikle reçeteyle satılan bu ilaçlar doktor denetimi altında kullanılmalıdır.
Kural olarak, bir ilaç en düşük etkili dozda ve olabilirse yiyecekle birlikte alınmalıdır. Eğer bir peptik ülseriniz olduğu biliniyorsa ve ilaçlardan birini almanız zorunluysa (diyelim ki ağır bir artritiniz var) doktorunuz aynı zamanda anti-ülser tedavi görmenizi önerebilir.
Ülser Stres
Daha önce zihinsel gerilimin peptik ülsere yol açmasının bir kural olmadığını belirtmiştik. Fakat, stress varolan bir ülserin durumunu daha da kötüleştirebilir mi? Yine, bu soruyu kesinlikle yan dayamayacağımızı söylemek zorundayız, ama sakinleştirici ve yatıştırıcı ilaçlar, amaçları stresli koşullarda bedenin tepkisini azaltmak olmasına rağmen, peptik ülser tedavisinde çok sınırlı bir başarı göstermişlerdir. Genelde belirtileri düzeltseler de, ülseri iyileştirmede etkili değildirler.
Hastayı, stres yaratan ortamdan ayırmak amacıyla birkaç hafta için hastaneye yatırmak da bir yöntem olabilir. Hastanede tedavi bir iki ay sürerse ülseri iyileştirmekte etkili olur ancak, pratik değildir. Hepsi bir yana, hastanenin streslerden kurtarıcı bir ortam olduğuna ait bir kanıt da yoktur.
Ülser Tanı Teşhis Yöntemleri, Ülser Nasıl Anlaşılır
Ülser Tanı Teşhis Yöntemleri, Ülser Nasıl Anlaşılır
Buraya kadar, ülserlerin ne gibi belirtilere yol açtığını ve diğer nedenlerin nasıl benzer belirtiler verdiğini gördük. Bu bakımdan, uygun tedavi için doğru tanının ne derece önemli olduğu anlaşılmaktadır. Sizde peptik ülser olduğundan kuşkulanan doktorunuz, iki özel tahlil isteyecektir: Baryum grafisi ve endoskopi
Baryum grafisi
Bu özel bir röntgen yöntemidir. Bir gece boyunca aç kaldıktan sonra, size baryum sülfat adlı beyaz-bir sıvı içirilir. Bu sıvı ösofagus, mide ve duodenumun mukozasını kaplar. X-ışınları baryumdan geçemedikleri için, bir monitör ekranında ya da röntgen filminde, batın dokularının siyah zemini üzerinde baryum beyaz olarak görünür. Eğer bir ülser varsa, ülser kraterini dolduran baryum, mide veya duodenumun düz dış sınırlarının dışına taşar. Baryum içirilerek çekilen röntgen filmleri ile peptik ülserlerin yanı sıra hiatus hernisi gibi üst sindirim kanalının diğer hastalıklarının da tanısı sağlanabilir.
Özel teknikler kullanan radyologlar, baryum gra-f i çekimlerinde "hava kontrastı" yaparak mukozanın ayrıntılı görüntülerini elde edebilirler. Genellikle değişik açılardan çekilmiş röntgen filmlerine gerek vardır, çünkü iyi bir görüntü ancak bu biçimde sağlanabilir.
Endoskopi
Baryum grafisi ülser tanısı koymada tehlikesiz ve güvenilir bir yöntem olmakla birlikte, daha çok bilgi edinilmesi gereken durumlar da vardır. Örneğin, geçmişte, tekrarlayan duodenal ülserler geçirmişseniz, duodenumunuzun bir bölümü röntgen filminde gözükmeyecek bir yara izi bırakmış olabilir. Gastrik ülserlerde de baryum, kansere bağlı ülserle selimini iyi ayırt etmeye elverişli olmayabilir. Her iki tanısal güçlüğün üstesinden gelmek için endoskopi adlı özel teknik kullanılır.
Bu yöntemde, uzun ve esnek bir tüp ağızdan sokularak, ösofagusa, mideye ve duodenuma gönderilir. Böylece doktorun tüm mukozayı doğrudan görmesi sağlanmış olur. Binlerce uzun ve hassas cam lifinden oluşan bu aygıta fiberoptik endoskop adı verilir. Cam lifleri, özel bir ışık kaynağından gelen ışınları, boru kısmı düz değilken bile aygıtın ucuna kadar ulaştıracak biçimde düzenlenmişlerdi. Sonuçta ışık, "köşeleri" dönerek iletilmiş olur.
Modern endoskoptar ince ve çok esnektirler çok rahatsızlık verirler endoskopi yapan kimse, gözle bakılan bölümün yakınındaki kontrol düğmelerini oynatarak aygıtı istediği yöne çevirebilir. Aynı zamanda, daha iyi bir görüntü elde etmek için, gerektiğinde hava verebilir veya mide suyunu emebilir Bunardan başka, biyopsi denilen küçük doku örneklerini ülser veya başka bir anormallik gördüğünde alabilmek için endoskopun içinden gönderilebilen minyatur bir forsepsi de kullanabilir. Bu biyopsiler kanserli olup olmadıklarının anlaşılması için patologlar tarafından mikroskop altında incelenir.
Birçok kişi bu tüp yutma işleminden çekinirlerse de, bu rahatsızlığı en aza indirmek için birçok şey yapılabilir. Önce aneztetik bir sprey ile boğazınız uyuşturulur; ayrıca uygulamadan önce sakinleştirici bir ilaçla da rahatlatılırsınız. Borunun (tübün) kalınlıqı bir tükenmez kalemden daha fazla değildir ki bu da hergün yuttuğumuz birçok lokmadan daha küçüktür. Şunu da belirtmek gerekir ki, hastaların çoğu sonradan soluduğunda uygulama hakkında hiçbir şey anımsamazlar
Endoskopi de, baryum yönteminde olduğu qibi boş mide üzerinde uygulanabilir. Ayakta da yapılabildiği gibi hasta bir günlüğüne hastaneye yatırılabilir. 15ıle 30 dakika süren uygulamadan sonra, lokal aneztetik spreyin etkisi geçinceye kadar, yani birkaç saat için bir şey yemenize ve içmenize izin verilmez Ayrıca unutmamak gerekir ki, sakinleştirici ilacın etkişinin geçmesi 24 saati bulabilir. Bu süre içinde belleğiniz hatalar yapabilir. Koordinasyonunuz da zayıflamış olacağından, otomobil kullanmak veya bir aleti işletmek tehlikelidir. Bu bakımdan o günü izinli geçirmeli ve sizi eve bir başkasının götürmesini sağlamalısınız.
Hastalığınızın tanısında baryum ya da endoskopi kullanılmasını doktorunuz seçecektir. Genelde, baryum grafisi ilk defa meydana gelen duodenal ülserlerin tanısında ve gastrik ülserlerin ortaya konmasında iyi bir yoldur. Eğer midede gastrik ülser veya başka bir anormallik saptanırsa endoskopi kesinlikle önerilir. Tekrarlayan ülserlerde de endoskopi boryum grafisine tercih edilir.
Asit incelemeleri
Peptik ülserlerin gelişebilmesi için bir miktar mide asidine gerek vardır ve asit salgısının çok fazla olduğu durumlarda duodenal ülserler büyük olasılıkla ortaya çıkarlar. Endoskoplar kullanıma girmeden önce, tanı için mide asit salınım miktarına bakılırdı. Bugün eskisi kadar kullanılmamakla birlikte, asit incelemeleri bazı durumlarda bilgi edinmek bakımından hâlâ yararlıdır. Örnek vermek gerekirse, eğer bir ülser iyileşmekte güçlük çıkarıyorsa, sık sık tekrarlıyorsa, gastrin salgılayan bir tümörden (gastrinoma) kuşkulanmıyorsa veya ameliyattan önceki ya da sonraki durumunuzu belirlemek gerekiyorsa uygulanabilir.
En yaygın asit incelemesi pentagastrin sekresyon testidir. Bir gecelik açlıktan sonra yapılan bu test yaklaşık iki saat sürer. Eğer mide asit üretimini etkileyen anti-asit ilaçlar kullanıyorsanız, bunlar testten iki gün önce kesilmelidir. Mide asidi, burun yoluyla mideye gönderilmiş olan bir tüp aracılığıyla toplanır ve normalde midenizdeki asit miktarı (bazal asit miktarı) ölçülür. Sonra iğneyle pentagastrin verilir. Adından da anlaşılacağı gibi, bu madde doğal hormon gastrine benzer ve mideyi asit üretmesi için uyarır. Pentagastrin enjeksiyonundan sonra toplanan artmış mide asidine de maksimal veya tepe asit miktarı denir.
Diğer bir asit testi de insülin testidir. Bu yöntem bazen mide ameliyatlarından sonra asit miktarını ölçmek için kullanılır. Mide asidi üretimiyle ilgili başka bir yöntem ise kanda gastrin düzeyine bakmaktır.
Diğer tahliller
Doktorunuz, kanamaya bağlı bir kansızlıktan (anemi) kuşkulandığında kan sayımı isteyebilir. Safra kesesinin yada kalın bağırsakların röntgenleri de karın ağrısının diğer nedenlerini araştırmak yönünden çekilebilir.
Tıbbi tedavi
"Önlemek, iyileştirmekten daha iyidir" yaklaşımı, eskiden beri birçok hastalık için geçerlidir. Ancak, peptik ülserlerde, bunca yıllık araştırmaya karşı, esas sebepler aydınlatılamamıştır. Aşağıda anlatılanların çoğu, bu nedenle, saptanmış ülserlerin tedavisi içindir. Ancak bazıları önlemede de yararlıdırlar.
Peptik ülserlerin tedavilerindeki amaç, belirtileri ortadan kaldırmak, ülseri iyileştirmek, komplikasyon rizikosunu önlemek ve tekrarlamasını engellemektir. Kanıtlanmış ve etkili reçeteleri "kocakarı ilaçları" ve halk gelenekleriyle karıştırmamak gerekir.
Buraya kadar, ülserlerin ne gibi belirtilere yol açtığını ve diğer nedenlerin nasıl benzer belirtiler verdiğini gördük. Bu bakımdan, uygun tedavi için doğru tanının ne derece önemli olduğu anlaşılmaktadır. Sizde peptik ülser olduğundan kuşkulanan doktorunuz, iki özel tahlil isteyecektir: Baryum grafisi ve endoskopi
Baryum grafisi
Bu özel bir röntgen yöntemidir. Bir gece boyunca aç kaldıktan sonra, size baryum sülfat adlı beyaz-bir sıvı içirilir. Bu sıvı ösofagus, mide ve duodenumun mukozasını kaplar. X-ışınları baryumdan geçemedikleri için, bir monitör ekranında ya da röntgen filminde, batın dokularının siyah zemini üzerinde baryum beyaz olarak görünür. Eğer bir ülser varsa, ülser kraterini dolduran baryum, mide veya duodenumun düz dış sınırlarının dışına taşar. Baryum içirilerek çekilen röntgen filmleri ile peptik ülserlerin yanı sıra hiatus hernisi gibi üst sindirim kanalının diğer hastalıklarının da tanısı sağlanabilir.
Özel teknikler kullanan radyologlar, baryum gra-f i çekimlerinde "hava kontrastı" yaparak mukozanın ayrıntılı görüntülerini elde edebilirler. Genellikle değişik açılardan çekilmiş röntgen filmlerine gerek vardır, çünkü iyi bir görüntü ancak bu biçimde sağlanabilir.
Endoskopi
Baryum grafisi ülser tanısı koymada tehlikesiz ve güvenilir bir yöntem olmakla birlikte, daha çok bilgi edinilmesi gereken durumlar da vardır. Örneğin, geçmişte, tekrarlayan duodenal ülserler geçirmişseniz, duodenumunuzun bir bölümü röntgen filminde gözükmeyecek bir yara izi bırakmış olabilir. Gastrik ülserlerde de baryum, kansere bağlı ülserle selimini iyi ayırt etmeye elverişli olmayabilir. Her iki tanısal güçlüğün üstesinden gelmek için endoskopi adlı özel teknik kullanılır.
Bu yöntemde, uzun ve esnek bir tüp ağızdan sokularak, ösofagusa, mideye ve duodenuma gönderilir. Böylece doktorun tüm mukozayı doğrudan görmesi sağlanmış olur. Binlerce uzun ve hassas cam lifinden oluşan bu aygıta fiberoptik endoskop adı verilir. Cam lifleri, özel bir ışık kaynağından gelen ışınları, boru kısmı düz değilken bile aygıtın ucuna kadar ulaştıracak biçimde düzenlenmişlerdi. Sonuçta ışık, "köşeleri" dönerek iletilmiş olur.
Modern endoskoptar ince ve çok esnektirler çok rahatsızlık verirler endoskopi yapan kimse, gözle bakılan bölümün yakınındaki kontrol düğmelerini oynatarak aygıtı istediği yöne çevirebilir. Aynı zamanda, daha iyi bir görüntü elde etmek için, gerektiğinde hava verebilir veya mide suyunu emebilir Bunardan başka, biyopsi denilen küçük doku örneklerini ülser veya başka bir anormallik gördüğünde alabilmek için endoskopun içinden gönderilebilen minyatur bir forsepsi de kullanabilir. Bu biyopsiler kanserli olup olmadıklarının anlaşılması için patologlar tarafından mikroskop altında incelenir.
Birçok kişi bu tüp yutma işleminden çekinirlerse de, bu rahatsızlığı en aza indirmek için birçok şey yapılabilir. Önce aneztetik bir sprey ile boğazınız uyuşturulur; ayrıca uygulamadan önce sakinleştirici bir ilaçla da rahatlatılırsınız. Borunun (tübün) kalınlıqı bir tükenmez kalemden daha fazla değildir ki bu da hergün yuttuğumuz birçok lokmadan daha küçüktür. Şunu da belirtmek gerekir ki, hastaların çoğu sonradan soluduğunda uygulama hakkında hiçbir şey anımsamazlar
Endoskopi de, baryum yönteminde olduğu qibi boş mide üzerinde uygulanabilir. Ayakta da yapılabildiği gibi hasta bir günlüğüne hastaneye yatırılabilir. 15ıle 30 dakika süren uygulamadan sonra, lokal aneztetik spreyin etkisi geçinceye kadar, yani birkaç saat için bir şey yemenize ve içmenize izin verilmez Ayrıca unutmamak gerekir ki, sakinleştirici ilacın etkişinin geçmesi 24 saati bulabilir. Bu süre içinde belleğiniz hatalar yapabilir. Koordinasyonunuz da zayıflamış olacağından, otomobil kullanmak veya bir aleti işletmek tehlikelidir. Bu bakımdan o günü izinli geçirmeli ve sizi eve bir başkasının götürmesini sağlamalısınız.
Hastalığınızın tanısında baryum ya da endoskopi kullanılmasını doktorunuz seçecektir. Genelde, baryum grafisi ilk defa meydana gelen duodenal ülserlerin tanısında ve gastrik ülserlerin ortaya konmasında iyi bir yoldur. Eğer midede gastrik ülser veya başka bir anormallik saptanırsa endoskopi kesinlikle önerilir. Tekrarlayan ülserlerde de endoskopi boryum grafisine tercih edilir.
Asit incelemeleri
Peptik ülserlerin gelişebilmesi için bir miktar mide asidine gerek vardır ve asit salgısının çok fazla olduğu durumlarda duodenal ülserler büyük olasılıkla ortaya çıkarlar. Endoskoplar kullanıma girmeden önce, tanı için mide asit salınım miktarına bakılırdı. Bugün eskisi kadar kullanılmamakla birlikte, asit incelemeleri bazı durumlarda bilgi edinmek bakımından hâlâ yararlıdır. Örnek vermek gerekirse, eğer bir ülser iyileşmekte güçlük çıkarıyorsa, sık sık tekrarlıyorsa, gastrin salgılayan bir tümörden (gastrinoma) kuşkulanmıyorsa veya ameliyattan önceki ya da sonraki durumunuzu belirlemek gerekiyorsa uygulanabilir.
En yaygın asit incelemesi pentagastrin sekresyon testidir. Bir gecelik açlıktan sonra yapılan bu test yaklaşık iki saat sürer. Eğer mide asit üretimini etkileyen anti-asit ilaçlar kullanıyorsanız, bunlar testten iki gün önce kesilmelidir. Mide asidi, burun yoluyla mideye gönderilmiş olan bir tüp aracılığıyla toplanır ve normalde midenizdeki asit miktarı (bazal asit miktarı) ölçülür. Sonra iğneyle pentagastrin verilir. Adından da anlaşılacağı gibi, bu madde doğal hormon gastrine benzer ve mideyi asit üretmesi için uyarır. Pentagastrin enjeksiyonundan sonra toplanan artmış mide asidine de maksimal veya tepe asit miktarı denir.
Diğer bir asit testi de insülin testidir. Bu yöntem bazen mide ameliyatlarından sonra asit miktarını ölçmek için kullanılır. Mide asidi üretimiyle ilgili başka bir yöntem ise kanda gastrin düzeyine bakmaktır.
Diğer tahliller
Doktorunuz, kanamaya bağlı bir kansızlıktan (anemi) kuşkulandığında kan sayımı isteyebilir. Safra kesesinin yada kalın bağırsakların röntgenleri de karın ağrısının diğer nedenlerini araştırmak yönünden çekilebilir.
Tıbbi tedavi
"Önlemek, iyileştirmekten daha iyidir" yaklaşımı, eskiden beri birçok hastalık için geçerlidir. Ancak, peptik ülserlerde, bunca yıllık araştırmaya karşı, esas sebepler aydınlatılamamıştır. Aşağıda anlatılanların çoğu, bu nedenle, saptanmış ülserlerin tedavisi içindir. Ancak bazıları önlemede de yararlıdırlar.
Peptik ülserlerin tedavilerindeki amaç, belirtileri ortadan kaldırmak, ülseri iyileştirmek, komplikasyon rizikosunu önlemek ve tekrarlamasını engellemektir. Kanıtlanmış ve etkili reçeteleri "kocakarı ilaçları" ve halk gelenekleriyle karıştırmamak gerekir.
Ülser Belirtileri Nelerdir, Ülser Nedenleri
Ülser Belirtileri Nelerdir, Ülser Nedenleri
Ulser Ağrısı
En yaygın ve en rahatsız edici belirti ağrıdır. Ağrı, hafif açlık ağrısı ya da tırmalamadan bıçak batması gibi şiddetli düzeyler arasında değişir. Ağrının yeri değişik olabilmekle birlikte bazen göğüs kafesinin tam altında, ortada ve batıcı tarzdadır.Kimi zaman ağrının yeri parmağınızın ucuyla gösterilecek kadar kesindir; ama çoğunlukla ağrı, karnın alt kısmı, göğsün üst kısmı, omuz, kürek kemiğinin alt bölümü ya da doğrudan sırtta hissedilebilir.
Ağrı çoğunlukla yemekle ilişkilidir ki, bu; durumu daha da güçleştirir. Bazıları birkaç bisküvi veya süt alarak geçici bir rahatlık sağlayabilirler. Gece uykudan uyanma yine sık görülen belirtiler arasındadır. Uyanma, öğünlerin ve uykuya dalmanın zamanıyla bağlantılı olsa da ortalama olarak 02.00'dedir. Hemen her durumda az bir şey atıştırmak ağrıyı oldukça giderir; işte bu nedenle "ülseri besleme" terimi ortaya atılmıştır.
Diğer belirtiler
Mide bulantısı, kusma ve iştah kesilmesi başta gelir. İştah kesilmesi çoğu kez özellikle de gastrik ülserli daha yaşlı kimselerde kilo kaybına neden olur. Bir diğer sık belirti göğüs yanmasıdır (mide kaynaması). Bu göğüs kemiğinin altında, derinden gelen sıcak bir yanmadır. Özellikle sırtüstü yatarken şiddetlenir ve mide suyunun ösofagusa geçmesi sonucu meydana gelen iltihaplanmaya bağlıdır. Bu olay aynı zamanda ağıza lezzetsiz ve acı bir sıvının gelmesine de neden olur. İshal, peptik ülserlerde seyrek olarak görülür ve genellikle de başka nedenden dolayı ağrı meydana gelirse vardır.
Peptik ülserler, tedavi edilmeseler bile, kendiliklerinden oluşup geçerler. Belirtiler, haftalar, aylar, hatta yıllarca sürebilir. Ancak, eğer tekrarlayıcı nitelikteyseler, belirtiler başlangıçta nispeten daha yumuşak olduklarından ülser derece derece her hecmede ilerler ve ancak yıllar sonra bir doktora gitme gereği duyulur. Bazı kimselerde ise ülser tam anlamıyla geçer; bu nedenle hiç tanısı konmamış birçok ülser vardır.
Benzer ağrının diğer nedenleri
Bütün ülserler aynı tip ağrı oluşturmadığı gibi, başka durumlarda da ülser ağrısı taklit edilebilir. Ağrınızın bazı özellikleri bize ipucu verse de, altında yatan nedeni anlamamıza yeterli değildir. Sindirim kanalında ya da komşusu olan bir organın hastalığında karnın üst bölümünde ağrı meydana gelir.
Daha önce sözedilen ösofagit'te peptik ülser olmaksızın ağrı duyulur. Aside alışık olmayan ösofagus mukozası, gevşek kalan kardiadan yukarı geçen mide suyundan zarar görür. Gevşek kardianın nedenlerinden biri hiatus hernisi adı verilen mide fıtığıdır. Ösofagusun diyafram kasını geçtiği özel deliğin genişlemesi sonucu midenin üst bölümü buradan yukarı çekilir, yani fıtıklanır.
Midenin ve duodenumun iltihaplanması (gastrit ve duodenit) da peptik ülser benzeri ağrıya neden olabilir. Bazı doktorlar da bunları akraba hastalıklar kabul ederek aynı tedaviyi uygularlar. Gastrit daha çok, aşırı alkol alımıyla ya da bazı ilaçları kullanmakla ortaya çıkabilir. Bu konu tedavi bölümünde daha ayrıntılı ele alınacaktır.
Kalın bağırsaklardan kaynaklanan, kabızlığa veya aşırı Kasılmaya bağlı ağrı karnın (batın'ın) herhangi bir yerinde şiddetli olarak duyulur. Safra taşına bağlı ağrı sağ göğüs kafesinin altında ve peptik ül-serden daha şiddetli olarak duyulursa da doktorlar bu ikisini ayırırken tam anlamıyla emin olamazlar Ender olarak ağrı pankreastan köken alabilirse de da-ha şiddetli ve inatçıdır.
Göğüsle ilgili sorunları da gözardı etmemek gerekir. Bunların en önemlisi, kalp kasının yeterli kan alamamasından meydana gelen angina ağrısıdır. Göğüs cidarının kaslarındaki zedelenmeler ve omurga kemiklerinden kaynaklanan ağrılar da önde ve ortada ağrı meydana getirebilirler.
Ulser Ağrısı
En yaygın ve en rahatsız edici belirti ağrıdır. Ağrı, hafif açlık ağrısı ya da tırmalamadan bıçak batması gibi şiddetli düzeyler arasında değişir. Ağrının yeri değişik olabilmekle birlikte bazen göğüs kafesinin tam altında, ortada ve batıcı tarzdadır.Kimi zaman ağrının yeri parmağınızın ucuyla gösterilecek kadar kesindir; ama çoğunlukla ağrı, karnın alt kısmı, göğsün üst kısmı, omuz, kürek kemiğinin alt bölümü ya da doğrudan sırtta hissedilebilir.
Ağrı çoğunlukla yemekle ilişkilidir ki, bu; durumu daha da güçleştirir. Bazıları birkaç bisküvi veya süt alarak geçici bir rahatlık sağlayabilirler. Gece uykudan uyanma yine sık görülen belirtiler arasındadır. Uyanma, öğünlerin ve uykuya dalmanın zamanıyla bağlantılı olsa da ortalama olarak 02.00'dedir. Hemen her durumda az bir şey atıştırmak ağrıyı oldukça giderir; işte bu nedenle "ülseri besleme" terimi ortaya atılmıştır.
Diğer belirtiler
Mide bulantısı, kusma ve iştah kesilmesi başta gelir. İştah kesilmesi çoğu kez özellikle de gastrik ülserli daha yaşlı kimselerde kilo kaybına neden olur. Bir diğer sık belirti göğüs yanmasıdır (mide kaynaması). Bu göğüs kemiğinin altında, derinden gelen sıcak bir yanmadır. Özellikle sırtüstü yatarken şiddetlenir ve mide suyunun ösofagusa geçmesi sonucu meydana gelen iltihaplanmaya bağlıdır. Bu olay aynı zamanda ağıza lezzetsiz ve acı bir sıvının gelmesine de neden olur. İshal, peptik ülserlerde seyrek olarak görülür ve genellikle de başka nedenden dolayı ağrı meydana gelirse vardır.
Peptik ülserler, tedavi edilmeseler bile, kendiliklerinden oluşup geçerler. Belirtiler, haftalar, aylar, hatta yıllarca sürebilir. Ancak, eğer tekrarlayıcı nitelikteyseler, belirtiler başlangıçta nispeten daha yumuşak olduklarından ülser derece derece her hecmede ilerler ve ancak yıllar sonra bir doktora gitme gereği duyulur. Bazı kimselerde ise ülser tam anlamıyla geçer; bu nedenle hiç tanısı konmamış birçok ülser vardır.
Benzer ağrının diğer nedenleri
Bütün ülserler aynı tip ağrı oluşturmadığı gibi, başka durumlarda da ülser ağrısı taklit edilebilir. Ağrınızın bazı özellikleri bize ipucu verse de, altında yatan nedeni anlamamıza yeterli değildir. Sindirim kanalında ya da komşusu olan bir organın hastalığında karnın üst bölümünde ağrı meydana gelir.
Daha önce sözedilen ösofagit'te peptik ülser olmaksızın ağrı duyulur. Aside alışık olmayan ösofagus mukozası, gevşek kalan kardiadan yukarı geçen mide suyundan zarar görür. Gevşek kardianın nedenlerinden biri hiatus hernisi adı verilen mide fıtığıdır. Ösofagusun diyafram kasını geçtiği özel deliğin genişlemesi sonucu midenin üst bölümü buradan yukarı çekilir, yani fıtıklanır.
Midenin ve duodenumun iltihaplanması (gastrit ve duodenit) da peptik ülser benzeri ağrıya neden olabilir. Bazı doktorlar da bunları akraba hastalıklar kabul ederek aynı tedaviyi uygularlar. Gastrit daha çok, aşırı alkol alımıyla ya da bazı ilaçları kullanmakla ortaya çıkabilir. Bu konu tedavi bölümünde daha ayrıntılı ele alınacaktır.
Kalın bağırsaklardan kaynaklanan, kabızlığa veya aşırı Kasılmaya bağlı ağrı karnın (batın'ın) herhangi bir yerinde şiddetli olarak duyulur. Safra taşına bağlı ağrı sağ göğüs kafesinin altında ve peptik ül-serden daha şiddetli olarak duyulursa da doktorlar bu ikisini ayırırken tam anlamıyla emin olamazlar Ender olarak ağrı pankreastan köken alabilirse de da-ha şiddetli ve inatçıdır.
Göğüsle ilgili sorunları da gözardı etmemek gerekir. Bunların en önemlisi, kalp kasının yeterli kan alamamasından meydana gelen angina ağrısıdır. Göğüs cidarının kaslarındaki zedelenmeler ve omurga kemiklerinden kaynaklanan ağrılar da önde ve ortada ağrı meydana getirebilirler.
Ülser Nedenleri, Kimler Niçin Ülser Olur, Ülser Hakkında
Ülser Nedenleri, Kimler Niçin Ülser Olur, Ülser Hakkında
Bir ülserin meydana gelmesi için uygun koşullar nelerdir? Bu soruyu yanıtlayabilmek için, dünyanın ve ülkelerin çeşitli bölgelerinde, hatta aynı kasaba ya da köyde yaşayan bireyler arasındaki peptik ülser sıklıklarını incelememiz gerekir. Buna ek olarak, geçmişte meydana gelen sıklık farklılıklarını da incelememize katmalıyız. Tıbbi sorunları bu yönden inceleyen bilime epidemiyoloji denir ve bilgi edinmede büyük yararı olmuştur.
Belki de en kayda değer değişiklik, tarihin çeşitli dönemlerindeki sıklıklardır. Eski kayıtlar çok güvenilir olmamakla birlikte, örneğin İngiltere'de onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda duodenal ülserlere çok seyrek rastlanmasına karşın, gastrik ülserlerin çok daha yaygın oluşu ve genç kadınlarda daha sık oluşmasına ait bilgiler kesin gibi gözükmektedir. Yirminci yüzyıla geçişle birlikte iki değişiklik meydana geldi. Birincisi; duodenal ülserler erkeklerde kadınlara oranla üç kat daha sık olmak üzere daha çok görülmeye başlandı. İkincisi de, görece daha çok azalan gastrik ülserler daha ileri yaş gruplarına kaydılar. Şimdiki durumda duodenal ülserler gastrik ülserlerden daha yaygındırlar ve gastrik ülserlerde cinsiyet farkı daha az önemli olmakla birlikte erkeklerde kadınlara oranla daha fazladır. Genel olarak, peptik ülserler ve özellikle de gastrik ülserler yaşlı kimselerde daha sıktır.
Coğrafi farklılıklar da vardır. Örneğin Britanya Adası'nda, duodenal ülserler, İngiltere'nin güneyine oranla İskoçya'da hem daha yaygın hem de hastalık seyri bakımından daha ağırdır. Hindistan ve Afrika'da, bölgeler arası farklılıklar beslenme biçimindeki değişikliklerle bağıntılıdır. Örnek olarak, Hindistan'ın ana enerji kaynağı olarak buğday yerine pirinç yenen yörelerinde duodenal ülser oranı yüksektir. Buğday besinsel lifler (posalı) açısından zenginken, pirinç değildir. Genel olarak bakıldığında, giderek kentsel yaşama eğiliminin artmasının bu değişikliklere neden olduğu söylenebilir ve belki de, kentleşme İngiltere'de daha erken dönemde yaşandığı için, peptik ülserler diğer yörelere göre burada daha önce yaygınlaştı. Ancak, bir kent içinde de, farklı yaşam düzeyindeki insanlar arasında farklılıklar vardır. Zaman zaman peptik ülserin daha varlıklı kesimlerin hastalığı olduğu savı ortaya atılmışsa da, bu 50 yıl önceki duodenal ülserler için geçerli olabilir. Artık günümüzde bu böyle değildir; peptik ülser her çeşit insan için tehdidini sürdürmektedir. En azından, yoksul insanlar hem gastrik hem de duodenal ülserlere daha fazla adaydırlar.
İçki ve sigara alışkanlığı
Yukarıda belirtilen değişiklikler, içki ve sigara içme alışkanlıkları arasındaki farklılıklardan kaynaklanabilir mi? Kesin bir şey söylemek güç. Bütün doktorların aynı görüşte olmamasına karşın, genel kanı, toplu olarak tüm sigara içenlerin, kullanmayanlara göre iki kat daha peptik ülser olasılığı ile karşı karşıya oldukları yolundadır. Normal kabul edilen düzeylerde alkol kullanımı ülser sıklığı üzerinde etkili değildir; ama, aşırı içenler ve özellikle de karaciğer sirozu olanlar ülsere yatkındırlar. Birçok doktora göre, daha önce meydana gelmiş olan ülserler içki ve sigaranın etkisiyle daha kolay kanamaktadırlar. Ayrıca, hem iyileşmeleri geç olmakta, hem de başka tıbbi sorunlara (komplikasyonlar) yol açmaları daha olasıdır.
Ülser Beslenme
Bazı kişiler, belli yiyeceklerin midelerine dokunduğunu söylerlerse de, ülser yapıcı besinlerle ilgili pek bulgu yoktur. Daha önce de belirtildiği gibi, daha çok posalı gıda ile beslenen Hindistan ve Afrika'daki insanlarda ülser daha azdır. Fakat böyle bir özelliğe dünyanın diğer bölgelerinde rastlanmadığı gibi, posalı besinler alan bireylerin ülserden korunacağına ilişkin herhangi bir kanıt da yoktur. ABD'de yapılan bir araştırmada kahve ve Coca-Cola'yı çok içen öğrencilerin, ilerki yaşlarında daha çok ülser oldukları gösterilmiştir. Ama çayın ve alkolün benzer etkisi saptanamamışken, sütün koruyucu bir etki yarattığı izlenimi de edinilmiştir.
Ancak, bu farklılıkların hiçbiri ülser oluşumunu açıklamaya yetmemektedir ve yiyeceklerinizi ayarlayıp baharat kullanmamanın ülserden koruduğunu söylemek için de yeterli tıbbi bilgiden yoksunuz. Bazıları, düzensiz öğünleri sorumlu tutar. Bu, sindirimi bozsa da, ülser meydana getirmek için yeterli değildir.
Stres
Ülser İçin, Birçok ülser hastası sorunları için stresi sorumlu tutar. Duygusal sorunlar, ekonomik sıkıntılar yada veremin alevlenme dönemleri bazı insanlarda sindirim bozukluğuna yol açabilir, ancak peptik ülsere neden olup olmadığı kesin değildir. Bedeni, eyleme hazır hale getirmek için salgılanan "saldırı ya da kaçma" hormonu adrenalin, midede asit salgılanmasını artırarak mide kaynamasına sebep olur. Ayrıca, fiziksel olarak hasta olmak gibi çok ağır stresler de mide veya duodenumda akut ülserler meydana getirebilir. Ancak, ağrı ve kanama yapan akut ülserler, kronik peptik ülserlere göre hem daha yüzeysel gelişir hem de daha hızlı iyileşirler.
Daha önce değinildiği gibi, gelici gidici niteliktedir ve stres ülser hastasının yeni bir hecme geçirmesine neden olabilir. Fakat, yaygın olarak sanıldığı gibi "ülser kişiliği" yoktur ve ülserli kimselerin daha çok stres ile karşı karşıya kalıp, psikolojik olarak daha dertli oldukları da doğru değildir.
Kalıtım
Peptik ülserler bazı ailelerde daha çok görülmekle birlikte, kalıtsal olarak doğrudan aktarılmazlar. Birtakım nitelikler, ülser geliştirmek yönünden taşınsa da, yüzde yüz etkili ülser genleri yoktur. Uygun koşulların bir araya gelmesi ile herkeste ülser meydana gelebilir. Aynı biçimde bol ülserli bir soydan gelen bir kimsede de ülser oluşup oluşmayacağı söylenemez.
Ülserler, aile eğiliminin yanı sıra tip yönünden de aktarılırlar. Yani, eğer sizde bir ülser gelişirse, bunun tipi büyük olasılıkla atalarınızdan veya anne-babanızdan birinin ülser tipi ile aynıdır. Ancak yine de, aile içinde neyin aktarıldığı tam belli değildir. Tıbbi araştırmacılar 'O' kan grubu kişilerin ülser komplikasyonlarına biraz daha yatkın olduğunu ortaya çıkardılar. Bu kimselerde kanama ve delinme gibi komplikasyonlar daha sık olup, mideden salgılanan pepsinojen de bir etken olabilir. Ancak, aile eğilimini tek bir etken açıklayamamaktadır ve unutulmamalıdır ki beslenme biçimi, alışkanlık ve ekonomik sorunlarda kalıtsal olmadıkları halde aile içinde aktarılırlar
Ülser Belirtileri, Ülser Teşhisi ve Tanısı
Peptik ülser, mukozada bulunan ve daha alttaki doku katmanına uzanan derin bir oyuktur. Seroza adı verilen en dış katman genellikle sağlam kalır, ancak harap olduğu durumda, yani delindiğinde buna per-fore ülser denir. Eğer kan damarları da zarar görürse kanama meydana gelir. Bu iki komplikasyon da önemli olup, daha sonra anlatılacak belirtilere yol açarlar. Biz önce komplikasyonsuz peptik ülserin belirtilerinden söz edip, doktorunuzun nasıl tanı koyduğunu ele alacağız.
Bir ülserin meydana gelmesi için uygun koşullar nelerdir? Bu soruyu yanıtlayabilmek için, dünyanın ve ülkelerin çeşitli bölgelerinde, hatta aynı kasaba ya da köyde yaşayan bireyler arasındaki peptik ülser sıklıklarını incelememiz gerekir. Buna ek olarak, geçmişte meydana gelen sıklık farklılıklarını da incelememize katmalıyız. Tıbbi sorunları bu yönden inceleyen bilime epidemiyoloji denir ve bilgi edinmede büyük yararı olmuştur.
Belki de en kayda değer değişiklik, tarihin çeşitli dönemlerindeki sıklıklardır. Eski kayıtlar çok güvenilir olmamakla birlikte, örneğin İngiltere'de onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda duodenal ülserlere çok seyrek rastlanmasına karşın, gastrik ülserlerin çok daha yaygın oluşu ve genç kadınlarda daha sık oluşmasına ait bilgiler kesin gibi gözükmektedir. Yirminci yüzyıla geçişle birlikte iki değişiklik meydana geldi. Birincisi; duodenal ülserler erkeklerde kadınlara oranla üç kat daha sık olmak üzere daha çok görülmeye başlandı. İkincisi de, görece daha çok azalan gastrik ülserler daha ileri yaş gruplarına kaydılar. Şimdiki durumda duodenal ülserler gastrik ülserlerden daha yaygındırlar ve gastrik ülserlerde cinsiyet farkı daha az önemli olmakla birlikte erkeklerde kadınlara oranla daha fazladır. Genel olarak, peptik ülserler ve özellikle de gastrik ülserler yaşlı kimselerde daha sıktır.
Coğrafi farklılıklar da vardır. Örneğin Britanya Adası'nda, duodenal ülserler, İngiltere'nin güneyine oranla İskoçya'da hem daha yaygın hem de hastalık seyri bakımından daha ağırdır. Hindistan ve Afrika'da, bölgeler arası farklılıklar beslenme biçimindeki değişikliklerle bağıntılıdır. Örnek olarak, Hindistan'ın ana enerji kaynağı olarak buğday yerine pirinç yenen yörelerinde duodenal ülser oranı yüksektir. Buğday besinsel lifler (posalı) açısından zenginken, pirinç değildir. Genel olarak bakıldığında, giderek kentsel yaşama eğiliminin artmasının bu değişikliklere neden olduğu söylenebilir ve belki de, kentleşme İngiltere'de daha erken dönemde yaşandığı için, peptik ülserler diğer yörelere göre burada daha önce yaygınlaştı. Ancak, bir kent içinde de, farklı yaşam düzeyindeki insanlar arasında farklılıklar vardır. Zaman zaman peptik ülserin daha varlıklı kesimlerin hastalığı olduğu savı ortaya atılmışsa da, bu 50 yıl önceki duodenal ülserler için geçerli olabilir. Artık günümüzde bu böyle değildir; peptik ülser her çeşit insan için tehdidini sürdürmektedir. En azından, yoksul insanlar hem gastrik hem de duodenal ülserlere daha fazla adaydırlar.
İçki ve sigara alışkanlığı
Yukarıda belirtilen değişiklikler, içki ve sigara içme alışkanlıkları arasındaki farklılıklardan kaynaklanabilir mi? Kesin bir şey söylemek güç. Bütün doktorların aynı görüşte olmamasına karşın, genel kanı, toplu olarak tüm sigara içenlerin, kullanmayanlara göre iki kat daha peptik ülser olasılığı ile karşı karşıya oldukları yolundadır. Normal kabul edilen düzeylerde alkol kullanımı ülser sıklığı üzerinde etkili değildir; ama, aşırı içenler ve özellikle de karaciğer sirozu olanlar ülsere yatkındırlar. Birçok doktora göre, daha önce meydana gelmiş olan ülserler içki ve sigaranın etkisiyle daha kolay kanamaktadırlar. Ayrıca, hem iyileşmeleri geç olmakta, hem de başka tıbbi sorunlara (komplikasyonlar) yol açmaları daha olasıdır.
Ülser Beslenme
Bazı kişiler, belli yiyeceklerin midelerine dokunduğunu söylerlerse de, ülser yapıcı besinlerle ilgili pek bulgu yoktur. Daha önce de belirtildiği gibi, daha çok posalı gıda ile beslenen Hindistan ve Afrika'daki insanlarda ülser daha azdır. Fakat böyle bir özelliğe dünyanın diğer bölgelerinde rastlanmadığı gibi, posalı besinler alan bireylerin ülserden korunacağına ilişkin herhangi bir kanıt da yoktur. ABD'de yapılan bir araştırmada kahve ve Coca-Cola'yı çok içen öğrencilerin, ilerki yaşlarında daha çok ülser oldukları gösterilmiştir. Ama çayın ve alkolün benzer etkisi saptanamamışken, sütün koruyucu bir etki yarattığı izlenimi de edinilmiştir.
Ancak, bu farklılıkların hiçbiri ülser oluşumunu açıklamaya yetmemektedir ve yiyeceklerinizi ayarlayıp baharat kullanmamanın ülserden koruduğunu söylemek için de yeterli tıbbi bilgiden yoksunuz. Bazıları, düzensiz öğünleri sorumlu tutar. Bu, sindirimi bozsa da, ülser meydana getirmek için yeterli değildir.
Stres
Ülser İçin, Birçok ülser hastası sorunları için stresi sorumlu tutar. Duygusal sorunlar, ekonomik sıkıntılar yada veremin alevlenme dönemleri bazı insanlarda sindirim bozukluğuna yol açabilir, ancak peptik ülsere neden olup olmadığı kesin değildir. Bedeni, eyleme hazır hale getirmek için salgılanan "saldırı ya da kaçma" hormonu adrenalin, midede asit salgılanmasını artırarak mide kaynamasına sebep olur. Ayrıca, fiziksel olarak hasta olmak gibi çok ağır stresler de mide veya duodenumda akut ülserler meydana getirebilir. Ancak, ağrı ve kanama yapan akut ülserler, kronik peptik ülserlere göre hem daha yüzeysel gelişir hem de daha hızlı iyileşirler.
Daha önce değinildiği gibi, gelici gidici niteliktedir ve stres ülser hastasının yeni bir hecme geçirmesine neden olabilir. Fakat, yaygın olarak sanıldığı gibi "ülser kişiliği" yoktur ve ülserli kimselerin daha çok stres ile karşı karşıya kalıp, psikolojik olarak daha dertli oldukları da doğru değildir.
Kalıtım
Peptik ülserler bazı ailelerde daha çok görülmekle birlikte, kalıtsal olarak doğrudan aktarılmazlar. Birtakım nitelikler, ülser geliştirmek yönünden taşınsa da, yüzde yüz etkili ülser genleri yoktur. Uygun koşulların bir araya gelmesi ile herkeste ülser meydana gelebilir. Aynı biçimde bol ülserli bir soydan gelen bir kimsede de ülser oluşup oluşmayacağı söylenemez.
Ülserler, aile eğiliminin yanı sıra tip yönünden de aktarılırlar. Yani, eğer sizde bir ülser gelişirse, bunun tipi büyük olasılıkla atalarınızdan veya anne-babanızdan birinin ülser tipi ile aynıdır. Ancak yine de, aile içinde neyin aktarıldığı tam belli değildir. Tıbbi araştırmacılar 'O' kan grubu kişilerin ülser komplikasyonlarına biraz daha yatkın olduğunu ortaya çıkardılar. Bu kimselerde kanama ve delinme gibi komplikasyonlar daha sık olup, mideden salgılanan pepsinojen de bir etken olabilir. Ancak, aile eğilimini tek bir etken açıklayamamaktadır ve unutulmamalıdır ki beslenme biçimi, alışkanlık ve ekonomik sorunlarda kalıtsal olmadıkları halde aile içinde aktarılırlar
Ülser Belirtileri, Ülser Teşhisi ve Tanısı
Peptik ülser, mukozada bulunan ve daha alttaki doku katmanına uzanan derin bir oyuktur. Seroza adı verilen en dış katman genellikle sağlam kalır, ancak harap olduğu durumda, yani delindiğinde buna per-fore ülser denir. Eğer kan damarları da zarar görürse kanama meydana gelir. Bu iki komplikasyon da önemli olup, daha sonra anlatılacak belirtilere yol açarlar. Biz önce komplikasyonsuz peptik ülserin belirtilerinden söz edip, doktorunuzun nasıl tanı koyduğunu ele alacağız.
Ülser Nerede Oluşur, Ülser Nedenleri
Ülser Nerede Oluşur, Ülser Nedenleri
Ösofagusta ülserler genellikle alt bölümde oluşurlar ve kardia üzerine taşabilirler. Gastrik ülserler midenin her yerinde olabilseler de, daha sık olarak midenin daha kısa olan sağ kenarında, "kısa eğri" denilen (kurvatura minör) üzerinde (kısa eğri, midenin daha kısa olan sağ kenarıdır) ve özellikle de mide gövdesinin antrumla birleştiği bölgede yer alırlar. Yine sık olarak, pilora yakın olmak üzere antrumun kendisinde ve midenin en uç kesimlerinde, kardianın hemen altında da oluşabilirler. Midenin diğer kenarında, "uzun eğri" de (kurvatura majör) ülser olasılığı daha düşüktür.
Pilorun kendisi de ülser odağı olabilir ve bu tip ülserler duodenal ülserler gibi tedavi edilir. Duodenumdaki peptik ülserlerin hemen hepsi bulbus adı verilen birinci kısmında meydana gelirler. Daha alt kısımlarda görülmeleri çok seyrektir, ama eğer olursa ve birden fazla ülser meydana gelmişse, bu aşırı miktarda asit olduğunun göstergesidir.
Ülserler nasıl meydana gelir
Daha önce de belirtildiği gibi, midenin ürettiği asit ye pepsin miktarı çiğ dokuyu sindirecek düzeydedir. Örneğin, bir gece boyunca mide suyunda bırakılan bir tıraş bıçağı oldukça zarar görür. Bundan dolayı, mide ve duodenum mukozası kendisini korumak zorundadır ve peptik ülserin meydana gelmesinde bu saldırı ve savunmalar arasındaki dengesizlik büyük rol oynar.
Saldırı başlığı altında, midede asit ve pepsin miktarını artıran bütün etkenler yer alır. Çok ender olarak da, asit ve pepsin miktarını artıran bazı tıbbi hastalıklar bu etkenler arasında sayılabilir. Bunlardan biri, gastrinoma (zollinger-ellison sendromu) adlı seyrek görülen bir tümördür. Gastrinoma, başta pankreas olmak üzere birçok karın içi (batın içi) organından kaynaklanabilir. Nedeni bilinmemekle birlikte, aşırı miktarda gastrin hormonu salgıladığından, mideyi çok fazla asit ve pepsin üretmesi için uyarır. Bir diğer ender etken de boyundaki paratiroid bezlerindeki bir hastalık sonucu kan kalsiyum düzeyinin yüksek olmasıdır.
Ancak, olayların büyük çoğunluğunda asit ve pepsin artışı için belirli bir sebep yoktur. Midenin asit üretimi ölçülebilir (bunun için kullanılan yöntem daha sonra anlatılacaktır) ve üretilen asit miktarı saatte 45 üniteden (genellikle mili-ekivalan olarak ifade edilir) fazla ise duodenal ülser olma olasılığı çok yüksektir. Eğer asit üretimi normalse (yaklaşık olarak saatte 30 mili-ekiv alan), duodenal ya da gastrik ülser oluşabilir, ama bu olasılık gastrik (mide) için geçerliyse de, duodenal için hemen hemen hiç yoktur. Ancak yine de belli bir asit üretimi gereklidir; diğer bir deyimle "asit yok ise ülser de yoktur."
Savunma başlığı altında da mukoza hücrelerini, ürettikleri mokosu ve de bikarbonatı toplayabiliriz. Peptik ülser hastalarında bu savunma araçlarının yokluğunun nasıl olduğunu açıklamak için sayısız araştırma yapılmıştır. Artrit ve romatizma için kullanılan aspirin ve diğer ağrı kesici bazı ilaçların mukoza hücreleriyle etkileştiği gösterilerek peptik ülsere bunların neden olduğu öne sürülmüştür. Bu ilaçlar, gerçekte, kullanan pek az kimsede gastrik ülsere neden olurken, duodenal ülserlere kaynak oluşturmazlar. Araştırmacılar, ayrıca, bu ilaçlarla ülserlerin kanaması arasında bir bağlantı olup olmadığını da incelemişler ve sonuçta kanayabilen küçük akut (hemen meydana gelen) ülserler meydana getirdikleri halde, kronik (müzminleşmiş) peptik ülserlerle bir ilişki kuramamışlardır. ('Akut' ve 'kronik' yalnızca süre belirtirler ve hastalığın ağırlıyla bir ilgileri yoktur). Kan dolaşımının azalmasının savunma sistemini zayıflattığı yolundaki eski görüş bugün kabul edilmemektedir.
Gastrik ülserlerin meydana gelişleri bazı bakımlardan duodenal ülserlerinkinden oldukça farklıdır. Örneğin, safra kesesindeki safra mideye geçerek mukozayı asit yerine bazik yapar; bu durumda zedelenen mide mukozasında ülser oluşabilir. Gastrik ülserlerle ilgili bir diğer ilginçlik de, midedeki ülser odaklarının genellikle asit üreten mukoza ile gastrin üreten mukozanın birleştiği sınır noktalarda meydana gelmeleridir.Sonuç olarak diyebiliriz ki, peptrk ülser oluşma kuramları gastrik ve duodenal ülserler için farklı mekanizmalar öne sürmektedirler; ancak tüm olayın aydınlanabilmesi için bilinmesi gereken daha çok şey vardır.
Ösofagusta ülserler genellikle alt bölümde oluşurlar ve kardia üzerine taşabilirler. Gastrik ülserler midenin her yerinde olabilseler de, daha sık olarak midenin daha kısa olan sağ kenarında, "kısa eğri" denilen (kurvatura minör) üzerinde (kısa eğri, midenin daha kısa olan sağ kenarıdır) ve özellikle de mide gövdesinin antrumla birleştiği bölgede yer alırlar. Yine sık olarak, pilora yakın olmak üzere antrumun kendisinde ve midenin en uç kesimlerinde, kardianın hemen altında da oluşabilirler. Midenin diğer kenarında, "uzun eğri" de (kurvatura majör) ülser olasılığı daha düşüktür.
Pilorun kendisi de ülser odağı olabilir ve bu tip ülserler duodenal ülserler gibi tedavi edilir. Duodenumdaki peptik ülserlerin hemen hepsi bulbus adı verilen birinci kısmında meydana gelirler. Daha alt kısımlarda görülmeleri çok seyrektir, ama eğer olursa ve birden fazla ülser meydana gelmişse, bu aşırı miktarda asit olduğunun göstergesidir.
Ülserler nasıl meydana gelir
Daha önce de belirtildiği gibi, midenin ürettiği asit ye pepsin miktarı çiğ dokuyu sindirecek düzeydedir. Örneğin, bir gece boyunca mide suyunda bırakılan bir tıraş bıçağı oldukça zarar görür. Bundan dolayı, mide ve duodenum mukozası kendisini korumak zorundadır ve peptik ülserin meydana gelmesinde bu saldırı ve savunmalar arasındaki dengesizlik büyük rol oynar.
Saldırı başlığı altında, midede asit ve pepsin miktarını artıran bütün etkenler yer alır. Çok ender olarak da, asit ve pepsin miktarını artıran bazı tıbbi hastalıklar bu etkenler arasında sayılabilir. Bunlardan biri, gastrinoma (zollinger-ellison sendromu) adlı seyrek görülen bir tümördür. Gastrinoma, başta pankreas olmak üzere birçok karın içi (batın içi) organından kaynaklanabilir. Nedeni bilinmemekle birlikte, aşırı miktarda gastrin hormonu salgıladığından, mideyi çok fazla asit ve pepsin üretmesi için uyarır. Bir diğer ender etken de boyundaki paratiroid bezlerindeki bir hastalık sonucu kan kalsiyum düzeyinin yüksek olmasıdır.
Ancak, olayların büyük çoğunluğunda asit ve pepsin artışı için belirli bir sebep yoktur. Midenin asit üretimi ölçülebilir (bunun için kullanılan yöntem daha sonra anlatılacaktır) ve üretilen asit miktarı saatte 45 üniteden (genellikle mili-ekivalan olarak ifade edilir) fazla ise duodenal ülser olma olasılığı çok yüksektir. Eğer asit üretimi normalse (yaklaşık olarak saatte 30 mili-ekiv alan), duodenal ya da gastrik ülser oluşabilir, ama bu olasılık gastrik (mide) için geçerliyse de, duodenal için hemen hemen hiç yoktur. Ancak yine de belli bir asit üretimi gereklidir; diğer bir deyimle "asit yok ise ülser de yoktur."
Savunma başlığı altında da mukoza hücrelerini, ürettikleri mokosu ve de bikarbonatı toplayabiliriz. Peptik ülser hastalarında bu savunma araçlarının yokluğunun nasıl olduğunu açıklamak için sayısız araştırma yapılmıştır. Artrit ve romatizma için kullanılan aspirin ve diğer ağrı kesici bazı ilaçların mukoza hücreleriyle etkileştiği gösterilerek peptik ülsere bunların neden olduğu öne sürülmüştür. Bu ilaçlar, gerçekte, kullanan pek az kimsede gastrik ülsere neden olurken, duodenal ülserlere kaynak oluşturmazlar. Araştırmacılar, ayrıca, bu ilaçlarla ülserlerin kanaması arasında bir bağlantı olup olmadığını da incelemişler ve sonuçta kanayabilen küçük akut (hemen meydana gelen) ülserler meydana getirdikleri halde, kronik (müzminleşmiş) peptik ülserlerle bir ilişki kuramamışlardır. ('Akut' ve 'kronik' yalnızca süre belirtirler ve hastalığın ağırlıyla bir ilgileri yoktur). Kan dolaşımının azalmasının savunma sistemini zayıflattığı yolundaki eski görüş bugün kabul edilmemektedir.
Gastrik ülserlerin meydana gelişleri bazı bakımlardan duodenal ülserlerinkinden oldukça farklıdır. Örneğin, safra kesesindeki safra mideye geçerek mukozayı asit yerine bazik yapar; bu durumda zedelenen mide mukozasında ülser oluşabilir. Gastrik ülserlerle ilgili bir diğer ilginçlik de, midedeki ülser odaklarının genellikle asit üreten mukoza ile gastrin üreten mukozanın birleştiği sınır noktalarda meydana gelmeleridir.Sonuç olarak diyebiliriz ki, peptrk ülser oluşma kuramları gastrik ve duodenal ülserler için farklı mekanizmalar öne sürmektedirler; ancak tüm olayın aydınlanabilmesi için bilinmesi gereken daha çok şey vardır.
Üst Sindirim Kanalı, Ülser Hastalıkları, Kronik Ülser
Üst Sindirim Kanalı, Ülser Hastalıkları, Kronik Ülser
Sindirim kanalı, içi besin maddelerinin rahat geçmesi için mukus ile kaplanmış mukoza yüzeyi (içte) ve seröz mehabran denen daha sağlam bir dış kaplama ile kaplı, uzun kaslı bir borudur.
Ösofagus
Katı ve sıvı gıdalar ağız yoluyla ösofagusa geçerler ve yaklaşık üç saniye içinde mideye ulaşırlar. Yutma eylemi, ösofagus duvarındaki kasların düzenli ve ritmik bir biçimde kasılıp gevşemeleri ile gerçekleşir. Bu kasılma biçimine peristalsizm denir ve tüm sindirim kanalı boyunca devam eder. Peristalsizm, diğer bir deyimle peristaltik hareketler, kol ve bacak kaslarımızı oynattığımız gibi istemli olmayıp otomatik olarak meydana gelir. Sindirim kanalının kasları mikroskopla bakıldığında da farklı olup, sözü geçen ritmik kasılmaların eşgüdümünü sağlayan karmaşık bir sinir ağı ile örülüdür.
Ösofagusun diyaframı (batın ve göğüs boşluğunu ayıran geniş kas demeti) geçtiği alt bölümündeki kasları daha güçlü olup, ösofagusun tamamen kapanmasını sağlayacak biçimde farklı bir yapıda düzenlenmiştir. Bu sayede, mide içeriğinin ösofagusa dönmesi, baş aşağı bile dursanız, engellenmiş olur. Ösofagusun mide ile birleştiği bu bölüme kardia adı verilir. Kalple ilgili anlamında kullanılan "kardiyak" sözcüğü ile hiçbir ilgisi yoktur.
Mide Ulser
Kardiadan sonra mide başlar. Mide 20-30cm uzunluğunda, hafifçe solda olmak üzere göğüs kemiğinin (sternum) alt bölümünün arkasında, alt kaburgaların arasında başlayan bir organdır. Batının (karnın) altına doğru ilerleyerek sonlandığı yerde sağa döner ve duodenuma bağlanır.
Mide farklı bölümlerden oluşsa da dıştan her yanı aynıymış gibi görünür. İç yüzeyi, yani mukoza, değişik bölgelerde farklı yapılar kazanır. Mukozanın iç boşluğa bakan en üst tabakasındaki hücreler katlanarak düz olmayan bir yüzey meydana getirirler. Mukoza hücrelerinin çoğu mukos üretirlerse de, midenin değişik yerlerine farklı özellikler kazandıran diğer bazı özelleşmiş hücreler de vardır.
Hem özelleşmiş hücrelerin hem de kasların denetimi kısmen, seröz membran aracılığıyla gelen sinirler tarafından sağlanır. Bunların arasında en önemlisi, beyinden yola çıkan vagus siniridir. Vagus, beyinden çıktıktan sonra omuriliğin yakınından seyrederek boynu geçer, göğsün ortasında kalbin yanından ilerlerken kalbe, akciğerlere ve ösofagusa dallar verir ve ösofagus ile aynı deliği kullanarak diyaframı aşar ve batına girer. Batın içinde karaciğere, safra kesesine ve midenin çeşitli bölümlerine uzanan yeni dallar çıkarır. Ana sinir, bundan sonra sindirim kanalının diğer bölümlerine dağılmak üzere aşağıya doğru devam eder.
Doğal olarak, mide dokusu da oksijen ve gıda gereksinimini karşılamak için kana gerek duyar. Midenin kan damarları da mide duvarına (çeperine) seröz membran aracılığıyla ulaşırlar.
Midenin en üst bölümüne fundus adı verilir. Fundusun hemen altındaki bölüme ise gövde (korpus) denir. Bu iki bölümün mukozaları iki tip özelleşmiş hücre içerir. Parietal (veya oksintik) hücreler bol miktarda hidroklorik asit üreterek, mide içeriğini asidik yapan mide suyunu meydana getirirler. Bu asit, bedenin ya da derinin herhangi bir yerinde büyük harabiyete yol açabilir. Gerçekten de mide suyu fazla miktarda ösofagusa geçerse ağrı ve iltihaplanma sürecine yol açarak ösofajite neden olur.
Diğer özelleşmiş olan peptik (esas) hücreler, pepsinojen adı verilen kimyasal bir madde üretirler. Pepsinojen, mide içinde pepsin'e dönüşerek enzim etkisi gösterir; proteinleri amino asitlere yıkarak sindirim işlemini hızlandırır. Asit ve pepsin, mide duvarı kaslarının çalkalama etkisinin de yardımıyla alınan yiyeceği sindirerek, kan dolaşımına emilmeye hazır sıvı bir karışım haline getirirler.
Midenin antrum adını alan sonraki bölümü gövde kısmından çok daha kısa olup mide asidi üretmez. Ancak, gastrin adında bir hormon üreten G-hücrelerinden zengindir. (Hormonlar, bir kaynaktan kan dolaşımına katılıp başka bir yerde işlevlerini gören kimyasal habercilerdir). Gastrinin ana etkisi fundus ve gövdedeki parietal ve peptik hücreleri uyarıp mide içine hidroklorik asit ve pepsin salgılamalarını sağlamaktır. Ayrıca, pankreas gibi diğer salgı bezlerini de etkileyerek, bedeni az sonra kan dolaşımına katılacak besinlere karşı hazırlar.
Gastrinin kana salınmasını ne sağlar? Esas uyaran, doğal olarak, yemek yemektir. Yeme eylemi birkaç yolla gastrin salgılanmasına neden olur. Bir; besinin kokusu alındığında ya da görüldüğünde ağız içinde tükürük salgısı artmaya başlayınca vagus siniri harekete geçer ve eylemlerinden biri antrumdaki G-hücrelerinden gastrin salgılatmaktır. İki; besin mideye ulaştığında antrum duvarının gerilmesi gastrin salınımına neden olur. Üç; sindirim ürünleri, özellikle proteinlerin yakılmasıyla ortaya çıkan amino asitler, antrumdan gastrin salgılanmasını uyarırlar. Hem vagus siniri hem de gastrin, özelleşmiş hücreler üzerindeki etkilerini histamin açığa çıkararak sağlarlar. Ülser tedavisinde özel bir önem taşıyan bu olgu, daha sonra ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
Bunlardan başka, gastrin salgılanmasını durduran çeşitli yollar da vardır. En önemlisi asidin düzeyidir. Demek ki, mide aşırı asit üretmesini önleyen bir mekanizmaya sahiptir. Sonuç, karmaşık etmenlerin birbirlerini dengelediği, gerektiğinde sindirimin gerçekleştirildiği, iş bitince de kesildiği bir süreçtir.
Düodenum
Mideden duodenuma açılan dar çıkışa pilor denir. Pilorun oldukça kalın olan tabakası sıvıların geçişini denetler. Pilordan sonra duodenum arkaya ve sağayönelirve ince bağırsağın sonraki kesimi jejunumla birleşmek için bedenin sol yarısına geçmeden önce hilal biçiminde bir yapı oluşturur. Duodenumun da özelleşmiş mukoza hücreleri vardır ve bunların bir kısmı, mideden duodenuma gelen asit sıvıyı nötralize etmeye yarayan ve bir baz olan bikarbonat üretirler. Bu asidik sıvının varlığı birkaç önemli sonuca neden olur. Sekretin ve kolesistokinin adı verilen iki hormonu salgılatır. Sekretin ve kolesistokinin, birlikte, pankreastan sindirim salgısının ve bikarbonatın; safra kesesinden de safranın salınımı sağlarken, mideden asit ve gastrin salgılanmasını azaltırlar.
Sindirim kanalı, içi besin maddelerinin rahat geçmesi için mukus ile kaplanmış mukoza yüzeyi (içte) ve seröz mehabran denen daha sağlam bir dış kaplama ile kaplı, uzun kaslı bir borudur.
Ösofagus
Katı ve sıvı gıdalar ağız yoluyla ösofagusa geçerler ve yaklaşık üç saniye içinde mideye ulaşırlar. Yutma eylemi, ösofagus duvarındaki kasların düzenli ve ritmik bir biçimde kasılıp gevşemeleri ile gerçekleşir. Bu kasılma biçimine peristalsizm denir ve tüm sindirim kanalı boyunca devam eder. Peristalsizm, diğer bir deyimle peristaltik hareketler, kol ve bacak kaslarımızı oynattığımız gibi istemli olmayıp otomatik olarak meydana gelir. Sindirim kanalının kasları mikroskopla bakıldığında da farklı olup, sözü geçen ritmik kasılmaların eşgüdümünü sağlayan karmaşık bir sinir ağı ile örülüdür.
Ösofagusun diyaframı (batın ve göğüs boşluğunu ayıran geniş kas demeti) geçtiği alt bölümündeki kasları daha güçlü olup, ösofagusun tamamen kapanmasını sağlayacak biçimde farklı bir yapıda düzenlenmiştir. Bu sayede, mide içeriğinin ösofagusa dönmesi, baş aşağı bile dursanız, engellenmiş olur. Ösofagusun mide ile birleştiği bu bölüme kardia adı verilir. Kalple ilgili anlamında kullanılan "kardiyak" sözcüğü ile hiçbir ilgisi yoktur.
Mide Ulser
Kardiadan sonra mide başlar. Mide 20-30cm uzunluğunda, hafifçe solda olmak üzere göğüs kemiğinin (sternum) alt bölümünün arkasında, alt kaburgaların arasında başlayan bir organdır. Batının (karnın) altına doğru ilerleyerek sonlandığı yerde sağa döner ve duodenuma bağlanır.
Mide farklı bölümlerden oluşsa da dıştan her yanı aynıymış gibi görünür. İç yüzeyi, yani mukoza, değişik bölgelerde farklı yapılar kazanır. Mukozanın iç boşluğa bakan en üst tabakasındaki hücreler katlanarak düz olmayan bir yüzey meydana getirirler. Mukoza hücrelerinin çoğu mukos üretirlerse de, midenin değişik yerlerine farklı özellikler kazandıran diğer bazı özelleşmiş hücreler de vardır.
Hem özelleşmiş hücrelerin hem de kasların denetimi kısmen, seröz membran aracılığıyla gelen sinirler tarafından sağlanır. Bunların arasında en önemlisi, beyinden yola çıkan vagus siniridir. Vagus, beyinden çıktıktan sonra omuriliğin yakınından seyrederek boynu geçer, göğsün ortasında kalbin yanından ilerlerken kalbe, akciğerlere ve ösofagusa dallar verir ve ösofagus ile aynı deliği kullanarak diyaframı aşar ve batına girer. Batın içinde karaciğere, safra kesesine ve midenin çeşitli bölümlerine uzanan yeni dallar çıkarır. Ana sinir, bundan sonra sindirim kanalının diğer bölümlerine dağılmak üzere aşağıya doğru devam eder.
Doğal olarak, mide dokusu da oksijen ve gıda gereksinimini karşılamak için kana gerek duyar. Midenin kan damarları da mide duvarına (çeperine) seröz membran aracılığıyla ulaşırlar.
Midenin en üst bölümüne fundus adı verilir. Fundusun hemen altındaki bölüme ise gövde (korpus) denir. Bu iki bölümün mukozaları iki tip özelleşmiş hücre içerir. Parietal (veya oksintik) hücreler bol miktarda hidroklorik asit üreterek, mide içeriğini asidik yapan mide suyunu meydana getirirler. Bu asit, bedenin ya da derinin herhangi bir yerinde büyük harabiyete yol açabilir. Gerçekten de mide suyu fazla miktarda ösofagusa geçerse ağrı ve iltihaplanma sürecine yol açarak ösofajite neden olur.
Diğer özelleşmiş olan peptik (esas) hücreler, pepsinojen adı verilen kimyasal bir madde üretirler. Pepsinojen, mide içinde pepsin'e dönüşerek enzim etkisi gösterir; proteinleri amino asitlere yıkarak sindirim işlemini hızlandırır. Asit ve pepsin, mide duvarı kaslarının çalkalama etkisinin de yardımıyla alınan yiyeceği sindirerek, kan dolaşımına emilmeye hazır sıvı bir karışım haline getirirler.
Midenin antrum adını alan sonraki bölümü gövde kısmından çok daha kısa olup mide asidi üretmez. Ancak, gastrin adında bir hormon üreten G-hücrelerinden zengindir. (Hormonlar, bir kaynaktan kan dolaşımına katılıp başka bir yerde işlevlerini gören kimyasal habercilerdir). Gastrinin ana etkisi fundus ve gövdedeki parietal ve peptik hücreleri uyarıp mide içine hidroklorik asit ve pepsin salgılamalarını sağlamaktır. Ayrıca, pankreas gibi diğer salgı bezlerini de etkileyerek, bedeni az sonra kan dolaşımına katılacak besinlere karşı hazırlar.
Gastrinin kana salınmasını ne sağlar? Esas uyaran, doğal olarak, yemek yemektir. Yeme eylemi birkaç yolla gastrin salgılanmasına neden olur. Bir; besinin kokusu alındığında ya da görüldüğünde ağız içinde tükürük salgısı artmaya başlayınca vagus siniri harekete geçer ve eylemlerinden biri antrumdaki G-hücrelerinden gastrin salgılatmaktır. İki; besin mideye ulaştığında antrum duvarının gerilmesi gastrin salınımına neden olur. Üç; sindirim ürünleri, özellikle proteinlerin yakılmasıyla ortaya çıkan amino asitler, antrumdan gastrin salgılanmasını uyarırlar. Hem vagus siniri hem de gastrin, özelleşmiş hücreler üzerindeki etkilerini histamin açığa çıkararak sağlarlar. Ülser tedavisinde özel bir önem taşıyan bu olgu, daha sonra ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
Bunlardan başka, gastrin salgılanmasını durduran çeşitli yollar da vardır. En önemlisi asidin düzeyidir. Demek ki, mide aşırı asit üretmesini önleyen bir mekanizmaya sahiptir. Sonuç, karmaşık etmenlerin birbirlerini dengelediği, gerektiğinde sindirimin gerçekleştirildiği, iş bitince de kesildiği bir süreçtir.
Düodenum
Mideden duodenuma açılan dar çıkışa pilor denir. Pilorun oldukça kalın olan tabakası sıvıların geçişini denetler. Pilordan sonra duodenum arkaya ve sağayönelirve ince bağırsağın sonraki kesimi jejunumla birleşmek için bedenin sol yarısına geçmeden önce hilal biçiminde bir yapı oluşturur. Duodenumun da özelleşmiş mukoza hücreleri vardır ve bunların bir kısmı, mideden duodenuma gelen asit sıvıyı nötralize etmeye yarayan ve bir baz olan bikarbonat üretirler. Bu asidik sıvının varlığı birkaç önemli sonuca neden olur. Sekretin ve kolesistokinin adı verilen iki hormonu salgılatır. Sekretin ve kolesistokinin, birlikte, pankreastan sindirim salgısının ve bikarbonatın; safra kesesinden de safranın salınımı sağlarken, mideden asit ve gastrin salgılanmasını azaltırlar.
Ülser Nedir, Peptik Ülser, Mide Ülser Hastalığı
Ülser Nedir, Peptik Ülser, Mide Ülser Hastalığı
Bedenin örtülü yüzeylerindeki oyuklara (çukurlara) ülser denir. Bu oyuklar bazen bacaklar gibi dış yüzeylerde (yani deride) olduğu gibi, iç yüzeylerde de görülebilir. İç yüzeyler —mukoza— hafifçe yapışkan bir sıvı olan mukos ile örtülü ince zarlardır. Sindirim yolunun ağız içinde kalan bölümünü dudaklardan başlayarak kaplayan yüzeyi, görebilirsiniz. Aynı yüzey tüm sindirim kanalı boyunca süreklidir: Ösofagus (yemek borusu), mide, ince ve kalın bağırsaklar, rektum ve anüse (makat) kadar uzanır.
Bir ülsere peptik ülser denmesi için, o ülserin sindirim kanalının pepsin ve asit içeren bölümlerinde oluşması gerekir. Pepsin ve asit, gıdanın sindirimi için gerekli iki temel etkendir ve bu nedenle peptik ülserlerin çoğu midede ya da ince bağırsağın ilk parçası olan duodenum'da (oniki parmak bağırsağı) meydana gelir. Bazı durumlarda ösofagusun alt ucunda, çok ender olarak da duodenumdan sonraki bağırsak kesiminde oluşabilirler. Ancak, biz burada inceleme alanımızı peptik ülserlerin en sık görüldüğü mide ve duodenum ülserlerinde, yani gastrik ve duodenal ülserler üzerinde yoğunlaştıracağız.Peptik ülserler genel olarak haftalarca veya aylarca sürerler ve yarım ya da bir santimetre derinliğe varabilirler. Mukoza harap oldukça, ülserin tepe kısmında ölü hücreler birikir ve beyazımsı-sarı bir renk alır. Buna ülser kabuğu adı verilir. Ülserin daha derin tabakaları, dokunun kendini onarımı sırasında meydana gelen nedbe dokusundan oluşur.
Bedenin örtülü yüzeylerindeki oyuklara (çukurlara) ülser denir. Bu oyuklar bazen bacaklar gibi dış yüzeylerde (yani deride) olduğu gibi, iç yüzeylerde de görülebilir. İç yüzeyler —mukoza— hafifçe yapışkan bir sıvı olan mukos ile örtülü ince zarlardır. Sindirim yolunun ağız içinde kalan bölümünü dudaklardan başlayarak kaplayan yüzeyi, görebilirsiniz. Aynı yüzey tüm sindirim kanalı boyunca süreklidir: Ösofagus (yemek borusu), mide, ince ve kalın bağırsaklar, rektum ve anüse (makat) kadar uzanır.
Bir ülsere peptik ülser denmesi için, o ülserin sindirim kanalının pepsin ve asit içeren bölümlerinde oluşması gerekir. Pepsin ve asit, gıdanın sindirimi için gerekli iki temel etkendir ve bu nedenle peptik ülserlerin çoğu midede ya da ince bağırsağın ilk parçası olan duodenum'da (oniki parmak bağırsağı) meydana gelir. Bazı durumlarda ösofagusun alt ucunda, çok ender olarak da duodenumdan sonraki bağırsak kesiminde oluşabilirler. Ancak, biz burada inceleme alanımızı peptik ülserlerin en sık görüldüğü mide ve duodenum ülserlerinde, yani gastrik ve duodenal ülserler üzerinde yoğunlaştıracağız.Peptik ülserler genel olarak haftalarca veya aylarca sürerler ve yarım ya da bir santimetre derinliğe varabilirler. Mukoza harap oldukça, ülserin tepe kısmında ölü hücreler birikir ve beyazımsı-sarı bir renk alır. Buna ülser kabuğu adı verilir. Ülserin daha derin tabakaları, dokunun kendini onarımı sırasında meydana gelen nedbe dokusundan oluşur.
Alkol ve Şizofreni
Alkol ve Şizofreni
Alkol kullanım sıklığı (%63.3) ve alkol bağımlılık sıklığı da (%8.1) genel
toplumdaki verilere göre daha yüksektir. Ülkemizde genel toplumda yapılan çalışmalarda alkol kullanım sıklığı %33.5 ve alkol bağımlılığı %0.8 olarak bildirilmiştir. Birkaç çalışmada psikotik olgularda alkol kullanımının yüksek oranlarda olduğu bildirilmiştir
Şizofrenik Hastalarda Sigara Kullanımı
Genel olarak şizofreni hastalığı olan kişilerde %50-90 arasında sigara içim oranları bildirilmektedir. Türkiye’de de bu rakamlarla kısmen uyumlu olarak, ayaktan başvuran tüm psikiyatrik hastalarda sigara kullanım sıklığı %29 olarak bildirilirken şizofreni hastalığı olan hastalarda bu oran %45 ve %50 olarak aktarılmaktadır. Araştırmacılar tarafından bu veriler toplumdaki sigara kullanımı oranları ile karşılaştırıldığında, Türkiye’de ve Japonya’da şizofrenisi olan hastalardaki sigara kullanımı oranlarının genel toplum ortalamalarından anlamlı düzeyde yüksek olduğu hesaplanmıştır. Şizofreni hastalığına sahip bireylerin daha yüksek nikotin ve katran içerikli sigaralar içtiği ve bu sigaraları bitişine çok yakın noktalarına kadar içtikleri gözlenmiştir. Bu durum kendisini hastaların parmak ve tırnaklarında kalan sarımsı izler ve sigara yanıkları ile belli etmektedir
Alkol kullanım sıklığı (%63.3) ve alkol bağımlılık sıklığı da (%8.1) genel
toplumdaki verilere göre daha yüksektir. Ülkemizde genel toplumda yapılan çalışmalarda alkol kullanım sıklığı %33.5 ve alkol bağımlılığı %0.8 olarak bildirilmiştir. Birkaç çalışmada psikotik olgularda alkol kullanımının yüksek oranlarda olduğu bildirilmiştir
Şizofrenik Hastalarda Sigara Kullanımı
Genel olarak şizofreni hastalığı olan kişilerde %50-90 arasında sigara içim oranları bildirilmektedir. Türkiye’de de bu rakamlarla kısmen uyumlu olarak, ayaktan başvuran tüm psikiyatrik hastalarda sigara kullanım sıklığı %29 olarak bildirilirken şizofreni hastalığı olan hastalarda bu oran %45 ve %50 olarak aktarılmaktadır. Araştırmacılar tarafından bu veriler toplumdaki sigara kullanımı oranları ile karşılaştırıldığında, Türkiye’de ve Japonya’da şizofrenisi olan hastalardaki sigara kullanımı oranlarının genel toplum ortalamalarından anlamlı düzeyde yüksek olduğu hesaplanmıştır. Şizofreni hastalığına sahip bireylerin daha yüksek nikotin ve katran içerikli sigaralar içtiği ve bu sigaraları bitişine çok yakın noktalarına kadar içtikleri gözlenmiştir. Bu durum kendisini hastaların parmak ve tırnaklarında kalan sarımsı izler ve sigara yanıkları ile belli etmektedir
Kanser ve Şizofreni
Kanser ve Şizofreni
Kanserin şizofren hastalarda genel popülasyonda daha az yaygın olduğuna dair sayısız kanıtlar bulunmaktadır. Çok önceleri Strow ve arkadaşları, psikiyatrik hastaların kansere karşı bağışıklık gösterdiklerini iddia etmişlerdir (178). Bu görüş daha sonraki yıllarda desteklenmiştir (56). Geçen 60 yılda yapılan sayısız çalışmalar, psikiyatrik hastalarda genel ölüm oranının, popülasyonun geriye kalanından daha yüksek olduğunu göstermiştir. Bu ölüm oranını kanserle bağlantılı olmadığını, diğer nedenlerin sebep olduğunu ortaya koymuştur. Ama bazı araştırmalar şizofreni ve kanser arasında istatistik olarak bir ilişki bulamazken, bazı araştırmacılar psikiyatrik hastalarda düşük oranda bir ilişki saptamışlardır. 1979’da Rice, sigara kullanmalarına rağmen uzun süreli kronik şizofren hastalarda bronş karsinomanın gelişmediğini öne sürmüştür (151). Bu iddia Craig ve arkadaşları tarafından desteklenmiştir Craig ve arkadaşları şizofren hastalarda akciğer kanser insidansının normalden düşük olduğunu bildirmişlerdir (35). Şizofrenik hastaların çocuklarının ve yakınlarının da kansere daha az yakın oldukları öne sürülmüştür
Kanserin şizofren hastalarda genel popülasyonda daha az yaygın olduğuna dair sayısız kanıtlar bulunmaktadır. Çok önceleri Strow ve arkadaşları, psikiyatrik hastaların kansere karşı bağışıklık gösterdiklerini iddia etmişlerdir (178). Bu görüş daha sonraki yıllarda desteklenmiştir (56). Geçen 60 yılda yapılan sayısız çalışmalar, psikiyatrik hastalarda genel ölüm oranının, popülasyonun geriye kalanından daha yüksek olduğunu göstermiştir. Bu ölüm oranını kanserle bağlantılı olmadığını, diğer nedenlerin sebep olduğunu ortaya koymuştur. Ama bazı araştırmalar şizofreni ve kanser arasında istatistik olarak bir ilişki bulamazken, bazı araştırmacılar psikiyatrik hastalarda düşük oranda bir ilişki saptamışlardır. 1979’da Rice, sigara kullanmalarına rağmen uzun süreli kronik şizofren hastalarda bronş karsinomanın gelişmediğini öne sürmüştür (151). Bu iddia Craig ve arkadaşları tarafından desteklenmiştir Craig ve arkadaşları şizofren hastalarda akciğer kanser insidansının normalden düşük olduğunu bildirmişlerdir (35). Şizofrenik hastaların çocuklarının ve yakınlarının da kansere daha az yakın oldukları öne sürülmüştür
Polimorfizm Nedir
Polimorfizm Nedir
Polimorfizmin Tanımı
Bir toplumda sadece tekrarlayan mutasyonlarla sürdürülmeyecek oranlarda var olan, nadir sıklıktaki, devamlılık göstermeyen iki veya daha fazla genetik özelliğin birlikte oluşumu durumudur. Eğer toplumun %2 veya daha fazlası nadir bir alleli taşıyorsa, bu durum polimorfiktir. Polimorfizmin tanımına uygun bir allel sıklığına ulaşmaya, seleksiyon neden olabilir. Bireyler arasındaki bu polimorfizm, restriksiyon enzimleri kullanılarak, karakteristik uzunluklarda “DNA parçacıkları” oluşturmak suretiyle belirlenebilir. Polimorfizm, restriksiyon parçacıklarının değişik uzunluklarda olmasına yol açar. Daha sonra işaretlenmiş (radiolabeled) tek zincirli DNA (prob), restriksiyon fragman DNA'nın homolog dizinlerine bağlanır. Bu kombinasyon restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (RFLP) olarak adlandırılır. RFLP'lerin değişik boyutlarda olması, elektroforezde X ışınları ile görülebilen bantlar oluşmasına yol açar. Bir ailenin üyelerinde, hastalık ve bir RFLP beraberliği gözleniyorsa, bu durum gen mutasyonunu veya hastalığı oluşturan gene bağlı bir belirleyiciyi temsil edebilir. Bu şekilde hastalıkla ilişkili genin genel kromozomal yerleşimi tespit edilebilir ve daha özgün yeri bulunmaya başlanabilir
Diğer bir polimorfizmde değişken sayıda birbiri ardına gelen tekrarlar (VNTR = variable number of tandem repeats) olarak adlandırılır. Bunlar göreceli olarak daha kısa oligonükleotid dizinlerinden oluşur. Minisatellit olarak da adlandırılır. Bu polimorfizmde, DNA restriksiyon fragmanlarının uzunluğundaki değişiklik, iki komşu restriksiyon fragman bölgesinin arasındaki kısa oligonükleotid dizininin sayısından kaynaklanır. Örneğin: 100 baz çifti uzunluğundaki dizin iki komşu restriksiyon fragman arasında çok sayıda tekrarlanabilir. Birbiri ardına olan tekrarların sayısı mendelian genetikle geçer ve birçok alleli (her biri belli sayıda nükleotid tekrarı ile tanımlanan) vardır (98). Eğer bu dizin birbiri ardına tekrarlanan kesintisiz en az 20 birimden oluşuyorsa, lokusun %60-70 oranında heterozigot olduğu söylenebilir. Bu kısa DNA fragmanları, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kullanılarak amplifiye edilebilir. Daha sonra bu amplifiye edilmiş mikrosatellitler, otoradyografi ile belirlenir (4, 98). Aynı genin değişik formları alleller olarak adlandırılır. Aralarındaki varyasyon spesifik gene ve diğer bir çok faktöre bağlı olarak açık bir fenotipik etkiye sahip değildir veya majör bir olayla sonuçlanmaz. Eğer bir varyant minimal bir fenotipik etkiye sahipse buna polimorfizm denir. Enzim ve protein değişkenlikleri ile ilgili araştırmalar, insanda yapısal gen lokuslarının en az %30’unun polimorfik olduğunu göstermiştir
Polimorfizmin Çeşitleri ve Tıpta Kullanım Alanları
Tek nükleotid polimorfizmleri (SNP) genomda spesifik bir bölgedeki tek bir bazda meydana gelen değişikliktir. Çoğunlukla her iki allelde de meydana gelir. İnsanlarda her 1000 bazda bir görülme sıklığı vardır. Bugüne kadar insan genomunda milyonlarca SNPs bulunmuş olması, hem doğal hem de hastalık fenotiplerine katkıda bulunan genetik faktörlerin tanımlanması açısından çok önemlidir. Polimorfizmler insan genetik araştırmalarında anahtar bir fonksiyon üstlenmiştir. Bir genin farklı kalıtım kalıplarının öngörülebilmesi veya genomun farklı segmentlerinin birbirinden ayırt edilebilmesi önemli bir konudur. Bu açıdan şu anda DNA polimorfizm çalışmalarında ve bulunan polimorfizm sayısında bir patlama yaşanmaktadır. Polimorfizm bu açıdan bir genetik marker gibi görev yapmaktadır. Böylece polimorfizmler şu alanlarda kullanıma girmiştir: ebeveynlik testi, suçluların tanımlanması, organ transplantasyonları için doku tiplemesi, yetişkin bireylerin diyabet ve kanser gibi, toplumda sık görülen hastalıklara yatkınlıklarının düşük veya yüksek risk tarzında belirlenmesi, genetik hastalıklarının heterozigot taşıyıcılarının
Polimorfizmin Tanımı
Bir toplumda sadece tekrarlayan mutasyonlarla sürdürülmeyecek oranlarda var olan, nadir sıklıktaki, devamlılık göstermeyen iki veya daha fazla genetik özelliğin birlikte oluşumu durumudur. Eğer toplumun %2 veya daha fazlası nadir bir alleli taşıyorsa, bu durum polimorfiktir. Polimorfizmin tanımına uygun bir allel sıklığına ulaşmaya, seleksiyon neden olabilir. Bireyler arasındaki bu polimorfizm, restriksiyon enzimleri kullanılarak, karakteristik uzunluklarda “DNA parçacıkları” oluşturmak suretiyle belirlenebilir. Polimorfizm, restriksiyon parçacıklarının değişik uzunluklarda olmasına yol açar. Daha sonra işaretlenmiş (radiolabeled) tek zincirli DNA (prob), restriksiyon fragman DNA'nın homolog dizinlerine bağlanır. Bu kombinasyon restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (RFLP) olarak adlandırılır. RFLP'lerin değişik boyutlarda olması, elektroforezde X ışınları ile görülebilen bantlar oluşmasına yol açar. Bir ailenin üyelerinde, hastalık ve bir RFLP beraberliği gözleniyorsa, bu durum gen mutasyonunu veya hastalığı oluşturan gene bağlı bir belirleyiciyi temsil edebilir. Bu şekilde hastalıkla ilişkili genin genel kromozomal yerleşimi tespit edilebilir ve daha özgün yeri bulunmaya başlanabilir
Diğer bir polimorfizmde değişken sayıda birbiri ardına gelen tekrarlar (VNTR = variable number of tandem repeats) olarak adlandırılır. Bunlar göreceli olarak daha kısa oligonükleotid dizinlerinden oluşur. Minisatellit olarak da adlandırılır. Bu polimorfizmde, DNA restriksiyon fragmanlarının uzunluğundaki değişiklik, iki komşu restriksiyon fragman bölgesinin arasındaki kısa oligonükleotid dizininin sayısından kaynaklanır. Örneğin: 100 baz çifti uzunluğundaki dizin iki komşu restriksiyon fragman arasında çok sayıda tekrarlanabilir. Birbiri ardına olan tekrarların sayısı mendelian genetikle geçer ve birçok alleli (her biri belli sayıda nükleotid tekrarı ile tanımlanan) vardır (98). Eğer bu dizin birbiri ardına tekrarlanan kesintisiz en az 20 birimden oluşuyorsa, lokusun %60-70 oranında heterozigot olduğu söylenebilir. Bu kısa DNA fragmanları, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kullanılarak amplifiye edilebilir. Daha sonra bu amplifiye edilmiş mikrosatellitler, otoradyografi ile belirlenir (4, 98). Aynı genin değişik formları alleller olarak adlandırılır. Aralarındaki varyasyon spesifik gene ve diğer bir çok faktöre bağlı olarak açık bir fenotipik etkiye sahip değildir veya majör bir olayla sonuçlanmaz. Eğer bir varyant minimal bir fenotipik etkiye sahipse buna polimorfizm denir. Enzim ve protein değişkenlikleri ile ilgili araştırmalar, insanda yapısal gen lokuslarının en az %30’unun polimorfik olduğunu göstermiştir
Polimorfizmin Çeşitleri ve Tıpta Kullanım Alanları
Tek nükleotid polimorfizmleri (SNP) genomda spesifik bir bölgedeki tek bir bazda meydana gelen değişikliktir. Çoğunlukla her iki allelde de meydana gelir. İnsanlarda her 1000 bazda bir görülme sıklığı vardır. Bugüne kadar insan genomunda milyonlarca SNPs bulunmuş olması, hem doğal hem de hastalık fenotiplerine katkıda bulunan genetik faktörlerin tanımlanması açısından çok önemlidir. Polimorfizmler insan genetik araştırmalarında anahtar bir fonksiyon üstlenmiştir. Bir genin farklı kalıtım kalıplarının öngörülebilmesi veya genomun farklı segmentlerinin birbirinden ayırt edilebilmesi önemli bir konudur. Bu açıdan şu anda DNA polimorfizm çalışmalarında ve bulunan polimorfizm sayısında bir patlama yaşanmaktadır. Polimorfizm bu açıdan bir genetik marker gibi görev yapmaktadır. Böylece polimorfizmler şu alanlarda kullanıma girmiştir: ebeveynlik testi, suçluların tanımlanması, organ transplantasyonları için doku tiplemesi, yetişkin bireylerin diyabet ve kanser gibi, toplumda sık görülen hastalıklara yatkınlıklarının düşük veya yüksek risk tarzında belirlenmesi, genetik hastalıklarının heterozigot taşıyıcılarının
21 Ocak 2011 Cuma
Hamilelik (Gebelik) Donemi ve Depresyon
Hamilelik (Gebelik) Donemi ve Depresyon
KADIN OLMAK VE DEPRESYON
Depresyon tüm toplumlarda kadınlarda daha sık görülmektedir. Kadının; biyolojik yapısı, ruhsal özelliği, kişilik yapısı, sorunlarla başa çıkma yolu, toplumsal ve kültürel yolu ile cinsel kimlik rolü kadını depresyona daha yakın kılmaktadır.
Şikayeti olan kadınlar, sorunlarına çözüm bulmak için uzman birine başvurma eğilimi içindedirler. Erkekler ise, yardım konusunda daha isteksiz olurlar ve genellikle alkole başvurarak sorunu çözme eğilimi yüksektir.
Yapılan çalışmalar, kadında ebeveynlikle ilgili olayların ve ilişki sorunlarının ruhsal durum üzerindeki etkisinin, erkeklerden daha yüksek olarak göstermiştir.
HAMİLELİK VE DEPRESYON
Ebeveynliğin başlangıç dönemi olan hamilelik ve sonrasında ki annelik sorumluluğu oldukça uzun bir dönemdir. Hamilelik döneminde genel inanç, bu dönemin duygusal açıdan son derece rahat bir dönem olduğudur. Fakat yaşanan hormonal değişiklikler, sorumlulukların artması, bedensel değişimler bazı gebe kadınları olumsuz etkilemekte ve depresyona zemin hazırlamaktadır.
Depresyonun, genel olarak 25-44 yaş arasında artış oranı yüksektir. Daha önce depresyon geçiren kadınların, hamilelik dönemi yaşarken tekrar depresyona girme oranı yüksektir.
Gebelikte, zaman zaman gebeliğin belirtileri ile depresyon belirtisi birbirine karışabilir. Gebelikte; uyku değişikliği, iştah değişikliği, kilo kaybı, yorgunluk, duygusallık gibi değişimlere sık rastlanır. Depresyonda da buna benzer belirtiler vardır. Bu sebeple, hamilelik döneminde depresyon tanısı koymak oldukça zordur. Genel olarak hamilelikte depresyon kadının gebelik haberini aldıktan sonraki 3 ay içinde çok daha sıklıkla görülür.Bu sebeple, ilgili kişinin çevresi tarafından bu dönemde iyi gözlemlenmesi gerekir.
Bu durumun depresyon olarak algılanabilmesi için bu kişilerde duygudurum değişimlerine bakılır. Kadın, 15 gün ve üstü zamanda büyük bir karamsarlık içinde olur, isteksizdir, hayattan zevk almaz, suçluluk ve yetersizlik duygusu yaşar ve şiddetli sıkıntı hali içindedir. Kadında özellikle, taşıdığı bebekle ilgili kaygılar oluşur.
Bunun yanısıra hamile kadınların, % 64’ünün vücudunun farklı bölgelerinde, nedeni belirsiz homatik ağrılar görülür. Baş ağrısı, mide ağrısı ve karın ağrısı gibi ki bunlar gebelik depresyonu içinde sıkça görülür.
Gebelik döneminde, kadınların %40’ından fazlasında ölüm yani kendine zarar verme düşüncesi belirebiliyor. Bu kişiler, intihara eğilimlidir.
Bunun yanısıra; bebeği kaybetme düşüncesi, bebeğin sağlığı ile ilgili kaygılar, daha önce mevcut düşüklerin tekrarlanması düşüncesi, ani ilişki problemleri, çiftin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum, iş kaybı gibi endişeler depresyon döneminde kadını oldukça zorlar.
Hamilelik döneminde, alkol ve sigara kullanımı, kadının depresyona girme ihtimalini artırır.
Genel olarak bakıldığında; hamilelik depresyonuna, hamilelik sonrası depresyondan daha az rastlanır.
Hamilelik dönemindeki depresyon tedavisi, uzman bir psikiyatrist desteği ile kolaylıkla yapılmakta ve kadının sağlıklı bir gebelik ve annelik dönemi geçirmesi sağlanabilmektedir. Bu konuda, uzman psikiyatrisin yapacağı tespitle, hem ilaç hem de terapi ile tedavi yönetilebilir. Hamilelik döneminde kullanılan olan ilaçlar, gebe kadını zaman zaman endişelendirmektedir. Ancak bugün bu dönemde kullandığımız özel ilaçlar bulunmaktadır. Bunlar, hamilelik döneminde anne ve bebeğe tehlike yaratmaz ve gebe kadının ruhsal dünyasında ona rahatlık sağlayarak mutlu bir hamilelik dönemi geçirmesini sağlar.
Hamilelikte, depresyonun tedavisi yapılmaz ise gebenin yaşadığı sıkıntılar ile bebeğini kaybetme ihtimali artar. Bunun yanısıra kadının yaşadığı duygudurum değişimleri ile hem kendi iç dünyasında hem de aile yaşamında ciddi sıkıntılar oluşabilir.
ALINTIDIR : Yazan: Dr. Dilara Karahan
Psikiyatri Uzmanı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)